Yıldıray OĞUR 

1 Ocak 2014 günü ilk MİT tırı baskını boşa çıkarılınca, ikincisi için hemen harekete geçilmişti. 7 Ocak günü Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü tırlarda görevli 7 MİT'çiyi 29 kişinin dinlendiği bir uyuşturucu ticareti soruşturmasının içine atıp dinlemeye başladı.
Peki iki jandarma astsubayı bu tırların gideceğini ve bu MİT mensuplarının bu işte görev yapacağını nereden öğrenmişlerdi? MİT tırları soruşturmasını yürüten savcıdan okuyalım:
 "... Çeşitli talimat yazılarımıza rağmen adını ve açık kimliğini vermedikleri ve gizledikleri, ancak verdiği bilgi itibarıyla Millî İstihbarat Teşkilatının söz konusu görevlendirmesini ve bu görevlendirmede görevlendirilen Mit Mensuplarının açık kimlik adres ve bu görevde kullanacakları cep telefonlarını bilen casusluk faaliyeti gösterdiği değerlendirilen meçhul bir şüpheliden 7 Mit görevlisinin açık kimlik, adres ve cep telefon bilgilerini aldıkları..."
Mahkemeden MİT'çiler için uyuşturucu taciri çetesi soruşturması içinde önleyici dinleme kararı alan iki Jandarma görevlisinin adı önemli: Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer, Jandarma Kıdemli Çavuş Gültekin Menge.
Tırlar 18.01.2014 günü akşamı Esenboğa havaalanından yola çıktılar. Esenboğa'dan Gölbaşı'na kadar peşlerinde Kıdemli Çavuş Gültekin Menge ve Uzman Çavuş Cumali Katırcı da var. Menge'nin bağlı olduğu Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer, ifadesinde tırların yola çıkmasından 6 saat önceden itibaren Çavuş Menge'nin kendisini arayıp tırlarla ilgili bilgi verdiğini "tırların içerisinde terör örgütlerine malzeme götürülmüş olabileceğini" dediğini aktardı.
Peki terör örgütlerine malzeme götürdüğünü düşündükleri bu tehlikeli tırlar için ne yapmışlardı? Uzman Çavuş Menge, Uzman Çavuş Katırcı tırları Gölbaşı'na kadar takip etmiş, hatta tırlar mola yerinde durmuş, takip sürmüştü. Sonra ise "Terör örgütlerini gittiğini düşündükleri" tırları orada bırakıp, takibe merkezden devam etmişlerdi. Saat 04.00'e kadar da hiçbir şey yapmadan bekleyerek.
Tırlar Ankara’dan yola çıkıp, onlarca şehir merkezinden geçerek yollarına devam ettiler. Nereye gittiğini bilmedikleri, teröristlere gittiğini düşündükleri tırın o şehirlerden geçişini izledi Jandarma.
Şimdi ancak bir casusluk filminde izleyebileceğimiz kısma geldi sıra.
Saat 04.00'de Uzman Çavuş Gültekin Menge, amiri olan Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer ile buluştu. Birlikte Menge'nin arabasına binip Ankara Demetevler'de bir kuruyemişçi önüne gittiler. İddianamedeki kayıtlara göre "Yüzbaşı Gençer şapkalı parka, yüzünü belli etmeyen beresiyle kuruyemişçiye girip arabada bekleyen uzman Çavuş'a telefon kartı aldı. Bütün askerî hiyerarşiyi altüst ederek.
Savcılık bu anların görüntülerini kuruyemişçi ve çevre dükkanlarının kameralarından tespit etmişti. Herhalde o kameralar yüzünden ikili, kuruyemişçideki sabit ve hemen yanındaki ankesörlü telefonları kullanmamışlardı. Ankara Emniyeti'nin daha sonra MOBESE'lerden tespitine göre ara sokaklardan Etlik'e doğru uzun mesafeleri katederek kamera görmeyen bir sokaktaki ankesörlü telefonun önünde durdular.
Çavuş Menge o ankesörlü telefondan Adana Jandarmasını arayıp ismini vermeden tırların geçişini ihbar etti. Şu kısmı da ilginç. Savcılık iddianamesinden:
"Bu sırada Şüpheli Yüzbaşı Hakan GENÇER'in arada bir sokak başına gelip çevreyi kontrol ettiği ve Şüpheli Uzman Çavuş Gültekin MENGE'ye gözcülük ettiği, bu hususların tümünün Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün yaptığı tespit çalışmalarında ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştır."
Fakat yaptıkları tuhaftı. Çavuş Menge, teröristlere gittiğini düşündüğü tırın geçtiği hiçbir şehri bilgilendirmemiş, doğrudan tırın henüz gitmediği ya da gideceği de belirsiz olan Adana'yı aramıştı. Hem de Adana Jandarması'nın 156 ihbar hattını da değil, ancak Jandarmaların bilebileceği kodlu uzun bir numarayı...
Zaten, savcıya göre Adana Jandarma'sı da bu ihbardan çok önce tırları karşılamak için hazırlığını yapmıştı. Savcılık, Ankara ve Adana Jandarma İstihbaratları arasında ihbardan çok önce telefon trafiği tespit etti. 04.00'teki konuşmadan sonra Adana İl Jandarma Komutanlığında İstihbarat Şubesi tırları gelmesi için bir sahne hazırlamıştı.
O yüzden tırlar görev sahaları olan Adana’ya girmesine rağmen, hatta bir saat Pelit Dinlenme Tesisleri'nde tartıya girip mola vermesine rağmen operasyon yapılmamıştı.
Operasyon için Adana çıkışından 60 km ileride Sirkeli gişelerinde hazırlık yapılmıştı. Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü’nden tırlar durdurulmadan 1.30 ve yarım saat önce iki kez aranan gazeteciler (DHA  ve Sabah’ın yerel muhabirleri) Sirkeli gişelerindeki tır durdurma etkinliğine davet edilmişti. Jandarma İstihbarat’tan gazeteciler tırların durdurulmasından sonra da iki kez arandı.
Geçen seferki hatanın tekrarlanmaması için her ihtimal düşünülmüştü.  50'si jandarma komando, 26'sı istihbaratçı subay/astsubay olmak üzere yaklaşık 150 kişilik bir kuvvetle saat 10:00'da Ceyhan Otoyolu Sirkeli Gişeleri'nde beklemeye başlamıştı.
Olay yerine jammer getirilmiş, askerlere “hızlı bir şekilde arama yapılması”, “telefonların toplanması”, "araçların içerisindeki şahısların direk alınması”, “daha sonra şahıslara arkadan kelepçe takılarak ekip araçlarına götürülmesi”, “kimlik kontrolünün daha sonra yapılması” talimatı verişmişti.
İddianameye göre bu talimatların amacı;
“Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının gerekse örgütün planladığı mizansenden habersiz biçimde askerî hiyerarşi içerisinde olay yerine intikal eden jandarma personeli tarafından şüphelilerin örgütsel eylemi anlaşıldığında yetkili kişi ve kurumlara bildirilmesinin önüne geçmek istendiği tesbit edilmiştir...”
Daha sonra olup bitenin zaten görüntüleri yayınlandı. O anları iddianamede ifade veren x9 rumuzlu MİT mensubundan okuyalım:
“… Medeni bir şekilde görüşmek üzere araçtan aşağıya indiklerinde üzerlerine 15 kişi düşecek şekilde hiçbir şey konuşmalarına müsaade etmeden (onlar konuşmalarına müsaade etmemelerine rağmen sürekli Millî  İstihbarat Teşkilatı mensubu olduklarını ve araçların da kendilerine ait  olduğunu defalarca tekrarladıklarını) üzerlerine çullandıklarını, kollarını, bacaklarını bükmek boğazlarını sıkmak suretiyle insana yakışmayacak bir şekilde teröriste dahi yapılmayacak bir muamelede bulunulduğunu, yerlerde süründürerek üzerlerine çöktüklerini, silahlarını vücuduna dayadıklarını, altlarında çiğnerken botlarıyla kafasına vücudunun çeşitli yerlerine basmak suretiyle acı çektirdiklerini, kendisinin terörist miyim bana bu muamelede bulunamazsınız demesine rağmen ısrarla üzerini çiğneyerek perişan duruma soktuklarını, halsiz bir vaziyette iken kollarını kalabalık ekibin arkadan kelepçelediğini...”
Peki amaç neydi?
İlk ihbarı yapan, telefon dinlemelerini yaptıran Jandarma Kıdemli Çavuş Gültekin Menge’nin ifadesinde tırların El Kaide’ye gittiğinden bahsedilmiyordu. Adana Jandarması’ndan Yüzbaşı Hakan Kaplan tarafından imzalanan arama talep yazısında "bu araçların Hatay üzerinden yurt dışı bağlantılı El Kaide terör örgütüne silah ve malzeme götürdükleri" yazılmıştı. Hakan Kaplan'ın ifadesinde "El Kaide ibaresini kendisinin eklemediğini istihbarat şube tarafından eklendiğini" söyledi.
İddianameye göre amaç “Bu durum da açıkça göstermektedir ki şüpheliler, kafalarındaki kurgu doğrultusunda, Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı'nı sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında denedikleri gibi El Kaide Terör Örgütü ile irtibatlandırmaya çalışmaktadırlar...”
Yani Selam Tevhid davası gibi AK Parti iktidarı ve onun çeperindeki isimlerin içinde yer alacağı bir El Kaide Davası açılacaktı. Kursaklarda kalmış “Lahey’de yargılatmalı” hayaline zemin oluşturacak bir dosya…
 Dördüncü ve son yazı, Cumhuriyet’in haberi ve haberi verişindeki sorunlar, ısrarlı DAEŞ’e gidiyordu vurgusu, çelişkiler ve iddianamedeki sorunlar üzerine olacak...