01 Ağustos 2010 Pazar Yıl:41 Sayı:14382
 
30.07.2010 USD(A) USD(S) EUR(A) EUR(S) 30.07.2010 18:53 USD(A) USD(S) EUR(A) EUR(S) İMKB
MERKEZ BANKASI 1.504 1.511 1.959 1.969 PİYASALAR 1.507 1.509 1.962 1.963 59867
 
İHLAS GAZETECİLİK KURUMSAL
 E-TÜRKİYE
 ANASAYFA
 GÜNDEM
 EKONOMİ
 DÜNYA GÜNDEMİ
 SPOR
 MAGAZİN HATTI
 SAĞLIK
 KADIN VE AİLE
 GÜNÜN İÇİNDEN
 KÜLTÜR SANAT
 YAZARLAR
 YAZI DİZİSİ-RÖPORTAJ
 İNSAN VE TOPLUM
 ARŞİV VE ARAMA
 KÜNYE
 EMAIL
 SERİ İLANLAR
 ABONELİK
 TELEFONLARIMIZ
 RSS
 
 
Nuri 
Elibol
 
 Bürokratik cumhuriyetten, demo...
İsmail 
Kapan
 
 Bu iş yaş arkadaş!..
Yavuz Bülent 
BÂKİLER
 
 İstanbul Büyükşehir Belediye B...
Mehmet 
Soysal
 
 Ve Anadolu...
Mustafa 
Selçuk
 
 “Sen gidersen, terör biter!” ...
Muammer 
Erkul
 
 Bilmeyenler başaracak!
Lütfi Köksal 
Şerif Akçan
 
 ÇALIŞAN DÜNYASI
Ömer 
Söztutan
 
 söz der ki
Enver 
Seyidoğlu
 
 Ne onlu, ne onsuz?!...
M. Ali 
Demirbaş
 
 Allahü teâlâ beni görüyor
Vehbi 
Tülek
 
 Ahmed Saîd-i Farûkî
Osman 
Ünlü
 
 Herkes yaptığının karşılığın...
Mehmet 
Oruç
 
 Şeytan cimriliğe sevk eder!
Abdüllatif 
Uyan
 
 “Niçin ince giyindiniz?..”
 
 
Hasan 
Sarıçiçek
 
 X ve Y!
İSTANBUL
İz bırakanlar
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura@tg.com.tr
02 Kasım 2008 Pazar
Pi­lav ten­ce­re­si ile baş­la­dı tek­no­lo­ji im­pa­ra­to­ru ol­du


SONY’NİN PAT­RO­NU AKİ­O MO­Rİ­TA (1921- 1999)
Sony İm­pa­ra­tor­lu­ğu­nun mi­ma­rı, sa­yı­sız ha­yal kı­rık­lığı ya­şar ama as­la yı­kıl­maz. Dar bo­ğaz­la­rı sa­bır­la aşar, her gü­ne ye­ni bir he­ye­can­la baş­lar. Netice mi? Ortada...


Mo­ri­ta’lar, sa­ki (pi­rinç ra­kı­sı) ya­pıp sa­tan taş­ra­lı bir ai­le­dir. An­cak oğul­la­rı Aki­o meş­ru­ba­ta, müs­ki­ra­ta de­ğil, elek­tri­ğe elek­tro­ni­ğe me­rak sa­lar.
2. Ci­han Har­bi­nin sür­dü­ğü yıl­lar­dır, Ja­pon­ya ca­yır ca­yır yanar.
Ha­yat on­lar için de zor­dur, Aki­o, bu­na rağ­men Osa­ka’ya gi­der, tah­si­li­ni ta­mam­lar. Ar­ka­da­şı Ma­sa­ru İbu­ka ile bir­lik­te Tok­yo’ya ge­lir, “Tsu­şin Kog­yo Ka­bu­şi­ki Kai­şa” ad­lı bir şir­ket ku­rar (1946). Ser­ma­ye­le­ri gü­lünç de­ne­cek ka­dar az­dır ama ha­yal­le­ri­ni bü­yük tu­tar­lar. Bir sü­re ci­haz ta­mi­ra­tıy­la fi­lan oya­la­nır, ni­ha­yet start alır­lar.
İlk ürün­le­ri “oto­ma­tik pi­lav pi­şi­ren” bir ten­ce­re olur, an­cak in­san­lar alış­kan­lık­la­rı­nı ko­lay bı­rak­maz­lar. Ama eğ­len­ce den­di mi iş de­ği­şir, pa­muk el­ler anın­da ce­be ka­yar.
Aki­o bu in­ce­li­ği iyi ya­ka­lar. Elin­de avu­cun­da ne var­sa (25 bin do­lar) ve­rir, tran­sis­tö­rün pa­ten­ti­ni alır, bu sa­ye­de ba­tar­ya­lı (pil­li) rad­yo­lar ya­par. Va­tan­da­şı san­dık iri­li­ğin­de­ki lam­ba­lı ala­met­ler­den, ça­ma­şır ipi­ni an­dı­ran an­ten­ler­den kur­ta­rır ve ye­ni bir çı­ğır açar.

ASLANIN AĞZINDA
Ar­dın­dan Ja­pon­ya’nın ilk tey­bi­ni üre­tir­ler ama pa­zar­la­mak­ta hay­li zor­la­nır­lar. Evet ses alan bir ci­haz her­ke­se en­te­re­san ge­lir ama iş pa­ra ver­me­ye ge­lin­ce yo­kuş ya­par­lar. Aki­o tey­bi­ni sat­mak­ta ka­rar­lı­dır, bı­kıp usan­ma­dan bü­ro­la­ra gi­rer çı­kar, be­le­di­ye­le­rin, üni­ver­si­te­le­rin ka­pı­sı­nı ça­lar. Tam ümit­siz­li­ğe ka­pı­lı­yor­dur ki mah­ke­me­ler­den iş çık­ma­ya baş­lar. Öy­le ya ifa­de alıp dos­ya­la­mak­tan­sa zanlı ve şa­hit­le­rin ses­le­ri­ni kay­det­mek da­ha man­tık­lı­dır ica­bın­da. Bu ara­da li­san mu­al­lim­le­ri ci­ha­zı ders­ler­de de­ner ve fev­ka­la­de fa­ide­li bu­lur­lar.
Ta­bii bü­tün bun­lar bir te­si­si ayak­ta tut­ma­ya yet­mez, bir an ön­ce ulus­lar ara­sı su­la­ra açıl­ma­lı­dır­lar.
Aki­o bir yol ayı­rı­mı­na gel­dik­le­ri­ni his­se­der, üre­ti­mi İbu­ko’ya bı­ra­kır, ken­di sa­tış tak­tik­le­ri üze­rin­de ka­fa yo­rar. Ül­ke ül­ke do­la­nır, ön­ce­lik­le Ba­tı dün­ya­sın­da yer edin­me­ye ba­kar. Tak­dir eder­si­niz ki bir ürün ne ka­dar ka­li­te­li olur­sa ol­sun “Tsu­şin Kog­yo Ka­bu­şi­ki Kai­şa” gi­bi bir mar­ka ta­şı­yor­sa şan­sı ol­maz. Fir­ma­ya “Sony” gi­bi ku­la­ğa hoş ge­len bir isim ta­kar, La­tin­ce so­nus (ses) ke­li­me­si­ne de atıf­ta bu­lu­nur­lar.

KÂĞIT ŞEMSİYE
Aki­o, ra­kip­le­ri­ni dik­kat­le iz­ler. Hat­ta bir tu­rist ka­fi­le­si­ne ka­tı­lıp Phi­lips te­sis­le­ri­ni do­la­nır, ta­bi­ri ca­iz­se ca­sus­luk ya­par. Ken­di ima­lat­ha­ne­si bu­nun ya­nın­da ge­ce­kon­du ka­lır ama far­kı ka­pat­ma­ya ka­rar­lı­dır, yei­se düş­mez, ak­si­ne hır­sı ar­tar.
Ka­fi­le bir ara ne­hir kı­yı­sın­da­ki pas­ta­ne­ler­den bi­rin­de mo­la ve­rir, hep bir­lik­te don­dur­ma alır­lar. Ka­de­hi an­dı­ran ka­se­le­rin üze­ri­ne Ja­pon ma­lı ka­ğıt şem­si­ye­ler sap­lan­mış­tır. Gar­son ta­bak­la­rı top­lar­ken “şem­si­ye­le­ri be­ğen­di­niz mi” di­ye so­rar, ce­va­bı bek­le­me­den “Ja­pon iş­te, baş­ka ne ya­pa­bi­lir ki” der ak­lın­ca laf so­kar.
Doğ­ru­su Ba­tı­lı­lar kar­şı­sın­da komp­lek­se ka­pıl­mış­tır­lar, Aki­o ül­ke­si­nin uy­du­ruk mal­la­rın­dan utanç du­yar. “Ja­pon ma­lı ta­pon ma­lı” te­ker­le­me­si­nin sık­ça söy­len­di­ği yıl­lar­da ıs­rar­la ka­li­te­ye oy­nar ve bu yaf­ta­dan kur­tul­ma­ya ba­kar. İna­dı­na tek­no­lo­ji ko­va­lar, pa­tent ofi­si gi­bi ça­lı­şır­lar.
Sony, 60’lı yıl­lar­dan iti­ba­ren ABD pa­za­rı­nı zor­la­ma­ya baş­lar ve Av­ru­pa’ya ise İs­viç­re üze­rin­den sı­zar. Tri­nit­ron yep­ye­ni bir tek­no­lo­ji­dir, si­yah-be­yaz TV’le­rin pa­pu­cu­nu da­ma atar. Dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz el ka­dar ek­ran­da renk­li ve can­lı re­sim­ler, cam gi­bi de­tay­lar... Ni­te­kim bu ham­le ile sı­nıf at­lar­lar.
Aki­o, mad­de ba­ğım­lı­lı­ğın­dan kur­tul­ma­ya da ka­rar­lı­dır, zor olur ama ken­di kim­ya fab­ri­ka­sı­nı ku­rar.

KIRAN KIRANA
Sony çok ol­ma­ya baş­la­mış­tır, Ame­ri­ka­lı­lar onu da­va bom­bar­dı­ma­nı­na tu­ta­rak boğ­ma­ya kal­kar­lar­sa da “acı­ma­sız re­ka­bet” Aki­o’yu yıl­dı­ra­maz. Adım adım iler­ler ve gün ge­lir ses-gö­rün­tü sis­tem­le­rin­de li­der­li­ği oy­nar. Tran­sis­tör­lü te­le­viz­yo­nun ar­dın­dan ilk vi­de­o tey­bi de pi­ya­sa­ya su­nar. Be­ta­max, Be­ta­cam, V8, Hi8, DV gi­bi her de­ği­şen vi­de­o sis­te­mi on­la­ra ya­rar. Ka­me­ra­lar, ka­set­ler ve vi­de­o oku­yu­cu­lar­la kal­maz, mon­taj ci­haz­la­rın­da da as­lan pa­yı­nı ka­par­lar.

PASLAŞ, PAYLAŞ
Son­ra di­ji­tal sis­tem­le­re ve la­zer tek­no­lo­ji­si­ne yö­ne­lir, ade­ta tek ka­le maç ya­par­lar. Mik­ro floppy disk­ler, CD oy­na­tı­cı­lar, ama­tör ka­me­ra­lar, pleys­tey­şın­lar, DVD’ler, oto mü­zik sis­tem­le­ri der­ken rad­yo ve tv ya­yın­cı­lı­ğı­na da el atar­lar. Me­di­kal gö­rün­tü­le­me, gü­ven­lik ka­me­ra­la­rı, vi­de­o kon­fe­rans­lar ve pro­jek­si­yon ci­haz­la­rı üze­rin­de ça­lı­şır, um­duk­la­rı­nı faz­la­sıy­la bu­lur­lar.
Ha­sı­lı yo­la 20 ki­şiy­le çı­kan şir­ke­tin men­sup­la­rı 100 bi­ni aşar. 88.7 mil­yar do­lar­lık ci­ro­su ve 3.6 mil­yar do­lar kâ­rıy­la be­nim di­yen dev­let­le­re fark atar.
Sony, “ok­ya­nus­ta­ki yal­nız ada” ol­maz, baş­ka fir­ma­lar­la da el sı­kı­şır (Erics­son, Karl Ze­is­s), pas­laş­ma ve pay­laş­ma şan­sı arar... Yok­sa bu glo­bal eko­no­mi ala­yı­nı yu­tar. 1988 yı­lın­da ün­lü ka­set ve plak üre­ti­ci­si CBS’i, 1989 yı­lın­da Co­lum­bi­a Pic­tu­res’ı, 2004’te Av­ru­pa­lı mü­zik de­vi BMG’yi ve MGM’yi sa­tın ala­rak eğ­len­ce ve gös­te­ri dün­ya­sı­na de­mir atar. DSLR (pro­fes­yo­nel) fo­toğ­raf ma­ki­ne­le­rin­de Ni­kon ve Ca­non’la ya­rı­şa­bil­mek için, sek­tör­den çe­kil­me ka­ra­rı alan Ko­ni­ca Mi­nol­ta’nın alt ya­pı­sı­nı ve bil­gi bi­ri­ki­mi­ni sa­tın alır (Mart 2006) ve ken­di po­ta­sın­da har­man­lar.
Sony şim­di mev­cud kri­zi aş­mak için ken­di im­za­sı­nı ta­şı­yan 200 mil­yo­nu aş­kın ci­ha­zı (bil­gi­sa­yar, tv, plays­ta­ti­on ve cep te­le­fon­la­rı­nı) in­ter­net ağıy­la bir­leş­tir­me­yi he­def­li­yor. Ki ya­par mı ya­par.
Sony sos­yo­lo­jik bir va­ka­dır za­ten. Sal­dır­gan pa­zar­la­ma ağı ile he­pi­mi­zin evi­ne gi­rer, ha­yat tar­zı­mı­za mü­da­ha­le eder. Açık­ça­sı ki­min na­sıl eğ­le­ne­ce­ği­ni o be­lir­ler.
Av­ru­pa­lı gar­so­nun iş­gü­zar­lı­ğı iş­te... Sa­na ne kar­de­şim elâ­le­min ka­ğıt şem­si­ye­sin­den?




Krizi seneler öncesinden bildi
Aki­o, ABD eko­no­mi­si­ni sağ­lık­lı bul­maz. Avu­kat is­tih­dam eden Ame­ri­kan fir­ma­la­rı­nı, mü­hen­dis­le­rin gü­cüy­le tuş­la­ma­ya ba­kar. Cony­ler söz­leş­me­ler­de­ki mış­tı­rık­lı ifa­de­le­ri di­dik­ler­ken o ka­li­te­ye ve ye­ni­li­ğe oy­nar. Ni­te­kim Har­vard Uni­ver­si­te­sin­de yap­tı­ğı bir ko­nuş­ma­da “Çok avu­ka­tı­nız var ve ken­di­le­ri­ne iş arı­yor­lar” der, “ABD’de her­kes bir­bi­ri­ni mah­ke­me­ye ve­ri­yor. Bu na­sıl bir eko­no­mi? İn­san­lar taz­mi­nat­la ge­çi­ni­yor!”
Aki­o, ima­la­tı bı­ra­kıp, ban­ka, bor­sa ve si­gor­ta­ya yö­ne­len ABD fir­ma­la­rı­nı ikaz eder. “Hiz­me­te da­ya­nan bir eko­no­mi, ken­di­si­ni sü­rük­le­ye­cek bir mo­to­ra sa­hip de­ğil­dir. İma­la­tı ol­ma­yan bir ül­ke ba­tar. Ne ya­zık ki asa­lak­la­şan te­kel­ler iş ye­ri aç­mak ye­ri­ne pa­ra pi­ya­sa­la­rı­na oy­nu­yor, ör­güt­lü yağ­ma­dan me­det umu­yor­lar. Ter­le­me­den, yo­rul­ma­dan, risk al­ma­dan ka­za­nı­yor, gün­le­ri­ni dö­viz kur­la­rı­nı gös­te­ren bir mo­ni­tö­rün kar­şı­sın­da kam­bur­la­şa­rak ge­çi­ri­yor­lar. Mal üret­mi­yor, fi­kir üret­mi­yor, ya­tı­rım yap­mı­yor­lar. Dün­ya bor­sa­la­rı­nın gün­lük iş­lem hac­mi 200 mil­yar do­la­rı aşı­yor. Bu meb­lağ bir gün­de alı­nıp sa­tı­lan ger­çek mal­la­rın de­ğe­rin­den çok da­ha faz­la. Bi­li­yor mu­su­nuz ben on­la­rı lüks bir tran­sat­lan­tik­te po­ker oy­na­yan bey­le­re ben­ze­ti­yo­rum, keyf­li gö­rü­ne­bi­lir­ler ama ka­zan da­ire­le­ri su alı­yor!”
Gel de ka­tıl­ma... Man­za­ra or­ta­da!



Sony’yi Sony yapan ya­pan sır: Ya­mo­ta da­ma­şi ve Mot­tay­nay
Aki­o Morita, ha­ta­dan hoş­lan­maz ama “kim yap­tı, or­ta­ya çık­sın” eda­la­rıy­la do­la­nıp mü­fet­tiş­li­ğe de kalk­maz. Sis­tem­de­ki ak­sak­lı­ğı arar bu­lur ve çöz­me­ye ba­kar. Ona gö­re per­so­nel ev­lat gi­bi­dir, bir ba­ba on­la­rı red­de­de­rek ce­za­lan­dı­ra­maz. Bı­çak ke­mi­ğe da­yan­ma­dık­ça kim­se­yi iş­ten at­maz.
Mâ­lum 1973-74 pet­rol kri­zin­den son­ra Ja­pon­ya’da enf­las­yon ta­van ya­par. Ba­zı fab­ri­ka­lar adam ek­silt­mek zo­run­da ka­lır­lar. Ama Sony iş­çi­le­ri bor­dro­dan düş­me­le­ri­ne rağ­men me­sa­ile­ri­ni ak­sat­maz, can­la baş­la ça­lı­şır­lar. Hat­ta eş­le­ri de ge­lir, mut­fak iş­le­ri­ne omuz atar­lar.
Sony ça­lı­şan­la­rı emek­li olun­ca da, şir­ket­ten kop­maz, tec­rü­be­le­ri­ni genç­le­re ak­ta­rır­lar. İş­te bu da­ya­nış­ma Ja­pon­ya’yı Ja­pon­ya ya­par. Aki­o “kal­kın­ma­yı iki bü­yü­lü sö­ze borç­lu­yuz” der, “Ya­mo­ta da­ma­şi ve Mot­tay­nay!” (Mil­let ru­hu ve is­raf­tan kaç­mak.)
Ün­lü pat­ron pa­ra­sı­nı yat­la­ra kat­la­ra ya­tır­maz, iş­çi­sin­den fark­lı ya­şa­maz. Onun için bir pır­lan­ta kol­ye leb­le­bi çe­kir­dek­tir ama eşi­ne “as­la” böy­le bir he­di­ye al­maz. Yö­ne­ti­ci­li­ği dik­ta­tör­lük gi­bi gör­mez ve ida­re­ci­lik­te gu­rur­la­na­cak bir yan bul­maz. Sa­vaş dö­ne­min­de çe­ki­len sı­kın­tı­lar unut­ma­ma­lı­dır, unut­maz da...



Aki­o, her zaman ça­lı­şan­la­rın et­ra­fı­na ne­şe saç­ma­sı­nı arzular, ken­di­si de öy­le ya­par. Ba­yi­le­riyle bi­lek gü­re­şi­ne tu­tu­şacak kadar!

Bu­ra­sı kış­la de­ğil!
Aki­o, as­la kö­şe­si­ne çe­kil­mez, ül­ke­si­ni adım adım do­la­şır, mü­te­şeb­bis­le­re gay­ret aşı­lar. Tec­rü­be­le­ri­ni “Ma­de in Ja­pan” adlı bir eser­de top­la­yan ih­ti­yar kurt, her­ke­se hi­tap et­me­ye ba­kar, bu yüz­den ki­ta­bı­nı re­sim­li ro­man gi­bi ha­zır­lar.
Ün­lü iş ada­mı ya­nın­da ça­lış­mak is­te­yen genç­le­ri kar­şı­sı­na alır ve “bu­ra­sı kış­la de­ğil” der, “As­ke­re alın­ma­dı­nız. Eğ­len­me­li, eğ­len­dir­me­li et­ra­fı­nı­za ne­şe saç­ma­lı­sı­nız.”
Aki­o adam­la­rı­na “tiz bun­lar ya­pı­la, şun­lar zin­har” de­mez, du­var­la­ra ta­li­matlar as­maz. Emir ko­mu­ta zin­ci­rin­den hoş­lan­maz, or­ta­ya bir şey ko­ya­nın elin­den tu­tar. Mâ­lum tek­no­lo­ji ka­dar renk­ler ve zevk­ler de de­ği­şir. Ça­lı­şan­lar mut­luy­sa, hu­zur­luy­sa de­ği­şi­mi de ge­li­şi­mi de ya­ka­lar, ye­ni rüz­gar­la­ra yel­ken açar­lar.
Ona gö­re fir­ma­lar “in­san mer­kez­li” bir sis­tem kur­ma­lı, şöh­ret­li, ka­ri­yer­li yö­ne­ti­ci­ler­den zi­ya­de alt­ta­ki­le­ri dik­ka­te al­ma­lı­dır­lar. Aki­o yaz­dı­ğı gi­bi ya­şar, bir ba­kar­sı­nız dün­ya­nın her­han­gi bir ye­rin­de­ki Sony acen­te­si­nin ka­pı­sı­nı ara­lar, he­di­ye­ler da­ğı­tır, şa­ka­lar ya­par. Dur­gun bul­du­ğu bir ele­ma­na der­di­ni so­rar. Bir tek ki­şi­nin bi­le so­murt­ma­sı­na ta­ham­mül ede­mez, zi­ra mem­nu­ni­yet­siz­lik çığ gi­bi bü­yür, do­mi­na ta­şı gi­bi “yı­kım et­ki­si” ya­par.


Volk­men nes­li
Aki­o Mo­ri­ta el­le­rin­de ko­ca ko­ca teyp­ler ta­şı­yan Al­man­cı­lar­la, met­ro is­tas­yon­la­rın­da dans eden zen­ci­le­ri gö­rün­ce ka­fa­sın­da bir am­pul ya­nar. Evet, cep­te ta­şı­na­bi­len teyp yap­ma­lı­dır­lar. Yü­rür­ken, du­rak­ta, yol­cu­luk­lar­da fi­lan... Öy­le ya to­run­la­rı eve ge­lir gel­mez mü­zik se­ti­ne koş­mak­ta, ne­fes al­ma­dan ka­set tak­mak­ta­dır­lar.
“Walk­man” is­mi ver­dik­le­ri alet pek be­ce­rik­li­dir, an­cak bek­len­di­ği gi­bi ta­lep bul­maz. Stok­lar el­de ka­lır, fir­ma­yı sı­kın­tı ba­sar. Aki­o bü­tün ça­lı­şan­la­ra bi­rer ci­haz da­ğı­tır ve si­ne­ma­da, ti­yat­ro­da, çar­şı­da pa­zar­da kul­lan­ma­la­rı­nı ar­zu­lar. Bu fi­kir işe ya­rar, gö­ren öze­nir, gö­ren öze­nir ve “vi­rüs” her ye­ri sa­rar. Ce­ket ce­bi­ne so­ku­la­bi­len “mi­ni Hi-Fi” sa­tış re­kor­la­rı kı­rar.
Sony tak­lid edi­le­ce­ği­nin far­kın­da­dır, bu yüz­den sü­rek­li ye­ni­lik ya­par, equ­ali­zer, me­ga bass ve dolby gi­bi sis­tem­le­ri pey­der­pey çı­ka­rır, vo­le üs­tü­ne vo­le ça­kar. Volk­men­le tur­na­yı gö­zün­den vu­rur, kam­yon­la do­lar kal­dı­rır­lar.
Ne ya­zık ki bu alet genç­le­ri bo­zar, oto­büs­ler­de tram­vay­lar­da kol­tuk­la­ra kay­kı­lır, ba­te­ri­nin rit­mi­ne ayak uy­du­rur­lar. Ama am­ca­mın be­li bü­kük­müş, ya da ço­cuk­lu bir ba­yan... Bak dal­ga­na! Ki­min umu­run­da?
Ve gün ge­lir mp3’ler cüz­dan­la­ra sı­ğar, ku­lak­lık­lar ku­lak­ta kay­bo­lur­lar. Za­val­lı yal­nız ço­cuk­lar cep te­le­fon­la­rı­na sı­ğı­nır­lar.



Bu Makaleyi Arkadaşınıza Gönderin!
Sizin Bilgileriniz
Adınız - Soyadınız :
Email Adresiniz :
Arkadaşınızın Bilgileri
Arkadaşınızın Adı - Soyadı :
Email Adresi :
Yorumunuz :

  Yazarın Son 10 Makalesi

Diğer Makaleler için Tıklayınız... 

Bu gazete basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir. Copyright © İhlas Gazetecilik A.Ş.