BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Diyanet, MEB ve YÖK’ün Dikkatine! İslam’ı Değiştirme ve Müslümanları Ayrıştırma

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook
İslam dininin rükün ve esasları vardır. Bunlar, âyet ve hadislerle belirlenmiştir. Her semavî dinin tebliğini, yüce Allah’ın seçip görevlendirdiği, günah işlemekten koruduğu ve insanlar arasında mümtaz kıldığı “Peygamber” kulu yapmıştır. Her resûl ve nebiye (peygambere) vahiy gelmiştir. Ülü’l-azm olarak nitelenen peygamberler de vardır. Bazı peygamberlere Kitap, bazılarına da suhuf/sahifeler indirilmiştir. Bazı peygamberlere ise, Kitap gönderilen bir önceki peygamberin “şeriat”ine da’vet etmesi vahyedilmiştir.
Son Peygamber, Muhammed aleyhisselâm’dır. Diğer peygamberlerin da’veti, şehir veya kavimlerle sınırlı olduğu hâlde, Hazret-i Peygamber, bütün âlemlere/insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an-ı kerim, âyet âyet 23 sene gibi bir zaman diliminde inmiştir. Bu dinin adı, İslam’dır. İslam, semâvî/vahyî dinlerin hepsini yürürlükten kaldırmıştır. Beşerî dinler, zaten gerçek manada din değildir.
Peygamberimiz “aleyhisselâm”, ilk vahyin tebliğinden son nefesine kadar, kendisine vahyolunan Kur’an’ı ve din-i İslam’ı, âyetlerde buyrulan tebyîn (Nahl,44) görevini hakkıyla yerine getirmiştir. Diğer bir ifadeyle İslam dinini; iman, ibadet, muamelât, nikâh, ferâiz, ahlâk, kul hakları ve diğer alanlarla ilgili her konuyu farz-haram-helâl-mekruh-mubah gibi ölçüler koymak suretiyle açıklamıştır. Bu açıklamalarına Ehâdîs-i Nebeviyye/Hadis Külliyatı denir. Eshâb-ı kiram tarafından bu hüviyetiyle naklolunan İslam, sonra Müctehid âlimlerce alan, konu ve bölümlere ayrılmak suretiyle sistemleştirilerek kitap kitap yayınlanmış ve öğretimi yapılmıştır.
Ancak 1400 yıllık İslam tarihi boyunca, Kur’an-ı kerimdeki âyetlere yanlış mana vermek veya Bâtınîlerde olduğu gibi İslam dininin ana esaslarını tamamen değiştirmek ve batıl te’viller yapmak suretiyle, bazı küfürbid’at ve dalâlet fırkaları ortaya çıksa da bunlar, İslam’ın ana caddesinde olan Ehl-i Sünnet âlimleri ve yöneticileri tarafından tesirsiz hâle getirilmiştir.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Sünnî İslam, muzafferiyetle temsil edildi. Fakat Osmanlı devleti, 19. Yüzyılın 2. Yarısından sonra fikrî, siyasî ve idarî yönden Avrupa’nın etki alanına girdi. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde Avrupa’nın fikrî, “aydınlanma”ya dayanan bilimsel/pozitivist ve dinî görüşleri, entelektüel kesimde fikrî ve sosyal yaşantı hâline geldi. Özellikle roman, hikâye ve tiyatro eserlerinde, İslamî değerler, küçümsenen ve alay edilen bir konuma getirildi. Şu anda günümüzde seküler düşünce ve imanın, hatta nikâhsız beraberliklerin temelleri, o dönemlerde ve Cumhuriyet’in ilk yarıyılında çağdaşlık ismi altında atıldı. Resmen İslam’ı darağacına çıkaran bu zihniyetin temsilcileri, işledikleri dinî cinayetlere bir gerekçe olsun diye Avrupalı Misyoner Müsteşrikleri/Oryantalistleri Türk topraklarına davet ettiler. Daha doğrusu bunların bir kısmı, çok önce İslam topraklarına gelmiş ve göreve başlamışlardı.
 
İslam’ı Değiştirme
 
İslam’ı değiştirme veya  bozma konusunda çalışma yapanlar, karşılaştırmalı olarak, şu başlıklar altında ele alınabilir.
Müsteşrikler/Oryantalistler. Oryantalizm, daha önce münferit çalışmalar yapılsa da teşkilat olarak 18. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Avrupa ve Amerika’da, özellikle Fransa, İngiltere ve Almanya’da merkezleri bulunmaktadır. Üniversitelerinde “Doğu Dilleri” ismi altında bölümleri vardır. Doğu toplumlarının dilleri, dinleri, kültürleri, tarihleri ve coğrafyaları hakkında bilgi sahibi akademisyenler yetiştirilir.
Oryantalistler, genelde Hristiyan ve Yahûdi bilim adamlarından oluşur. Dolayısıyla hiçbiri Müslüman değildir. Ancak hepsi, İslam karşıtı ajanlardır. Çoğu İslam düşmanı misyonerlerdir.
İslam’da Reformistler. İslam ülkelerinde genelde ıslahat/yenileşme, ilk dönem İslam’ı/selefiyye, çağdaşlaşma, modernizm, diyalog gibi herkesin kabul edeceği ve red edemeyeceği isimler altında çalışırlar. İdeolojilerinin temeli, OryantalizmVehhabilik ve Misyonerlik ilkelerine dayanır. Belgeli mason ve mürtedlere kapıları açıktır. Hedeflerinin ilk sırasında “Geleneksel İslam” dedikleri Ehl-i Sünnet bulunur; mesailerinin çoğunu bu yolda tezyif ve tahkirde kullanırlar. “Tekfir” ve “Ayrıştırma/Fırâk-ı dâlle” kavramlarından hiç hoşlanmazlar. Sapkın görüşlerinin saygınlık kazanması ve yayılması için bulundukları ülkelerde dini kurum, vakıf ve Üniversiteleri, paravan olarak kullanır ve mesken tutarlar. Çoğu zaman “bilimsellik” yaftasını ileri sürerek küfür ve sapkınlıklarını gizlerler; ancak bazısı buna ihtiyaç duymadan Vatikan ya da fitne yatağı Paris’e tam bağlılığını ilân eder. Asırlarca Ehl-i Sünnet’in temsilciliğini yapan Selçuklu ve Osmanlıları sevmezler, hatta bazıları düşman bilirler. İçlerinden “küfür” iddia ve söylemlerde bulunanlar çıksa da -zevâhiri kurtarmak için bazı yüzeysel eleştiriler dışında- asla, esasta birbirlerini eleştirmezler; masonlardaki ittifak, bunlarda da görülür. Canlarını tehlikede görünce, Yahûdi ve Hristiyan dostlarına sığınmak, daima önlerinde bir seçenek olarak bulunur.
 
Kur’an’ı Eleştiri
 
Müsteşrikler/Oryantalistler. İslam’ın kitabı Kur’an-ı kerimin, vahye dayanan Allah’ın kitabı olduğuna inanmazlar. Vahyi kabul etmezler. Böylece İslam’ın ilâhî bir din olmasını reddederler. Onun için Peygamberi, kendisine vahiy gelen değil, akıllı, bilgili ve kurnaz bir kişi olarak nitelendirirler. Kur’an’ı da diğer dinî kitaplardan istifade ederek, hazırladığını iddia ederler. Hazret-i Peygamber’in âyetle beyan edilen, “ümmîlik/okuma yazması olmayan” (A’râf,158) sıfatını inkâr ederler. Çeşitli âyetlerde ifade buyrulan Kur’an’ın bir “Kitap” olduğu (Fussılet,3) hakikatini de kabule yanaşmazlar. “Çünkü vahye dayandığı ve Kitap olduğu kabul edilirse, içindeki namaz, oruç, zekât, miras, cihad ve kadının şahadeti gibi bir çok ahkâmı kabul etmemiz lazım gelir ki, bu mümkün değildir. Zaten İslam, vahye dayalı bir din hüviyeti taşımamaktadır” derler.
Müslüman Etiketli Reformistler. Bazı ilahiyatçılar, yurt dışında bu inançta olan Oryantalist hocalardan “doktora” almışlardır.
Fazlurrahman. İngiltere’de müsteşrik hocası Simon Van den Bergh’in yanında yetişmiştir. Kur’an’ın Kitap olmadığını ve hükümlerinin o devre ait olduğunu “Kur’an’da Tarihsellik” kavramıyla açıklamıştır. -Tarihselliğin anahtar cümlesi: “Kur’an’ın bir Kitap değil, Peygamberin günün şartlarına göre formüle ettiği, indiği zaman ve mekânla sınırlı olan bir hitap “söylem”dir.- Ülkesi Pakistan’da öldürülmesi için fetva verilmiştir. Batınî bir münafıktır. Eserleri, Ankara Okulu yayınevi tarafından basılmaktadır. Diyanet, İlahiyat, İslamî İlimler ve İ.Hatip Lisesi camiasında İslamî bilgisi az ve amelî eksikliği olan hocalar ve kişiler tarafından çok rağbet görmektedir.
Mısırlı Halefullah, Mustafa Öztürk, M.Hayri Kırbaşoğlu, Ömer Özsoy, İlhami Güler, Fazlurrahman’ın fikirlerini taşıyanlardan bazılarıdır.
Ali Bardakoğlu. Fazlurrahman’ın yolundadır. “Kur’an-ı Kerim bir metin değil, hitaptır; hitab-ı ilahidir.  Kur’an, diğer düşünce ürünü inanç ve kanunlara karşı ikna edici özellikte olan bir Kitap değildir.” “Din, insanın günlük hayatının her anına müdahil olan kurallar manzumesi değildir.” (A. Bardakoğlu, M. Yüzleşme, Kuramer, 2016, s.61)
Bardakoğlu, Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER) yöneticisidir. Oryantalistler, bu alanda yapılan çalışmaları teşvik etmekte ve fikren de desteklemektedirler. Amaçları, Kur’an-ı kerim üzerinde şaibe uyandırmaktır. Avrupa’da Müsteşriklerin elinde büyüyen, onların kongrelerine katılan ve “Peygamber ‘ümmî’ değildi” diyerek Oryantalistler’e destek veren M. Hamidullah da Kur’an Tarihi (Araştırmaları) konusunda çalışma yapmıştır.
 
Hadisleri İnkâr
 
Müsteşrikler/Oryantalistler. Kur’an’ı, vahyi, peygamberliği ve sonuçta İslam’ı kabul etmeyenlerin İslam’da Hadisleri kaynak olarak almaları elbette düşünülemez. İslam âlimlerinin Hadislerin mevsûkiyetini/güvenirliliğini belirlemek için kullandıkları “cerh ve ta’dil” ölçüleri, Oryantalistler için bir anlam ifade etmez. Çünkü hiçbir dinde böyle mükemmel bir sistem yoktur. Bunu olumlu buldukları ve onayladıkları takdirde, İslam’ı kabul etmeleri gerekecek ki, kısa yoldan red ederek zihnî çelişkiden kurtulmak isterler. Kendi dinlerinde İlâhî olarak inandıkları kitapları bile, Havâriler’e isnatla asla aykırı yazılmıştır. Onun için şanlı peygamberimize ait bir sözü dinde senet kabul etmezler.
Müslüman Etiketli Reformistler. Modernist İslamcılar, hadislere şüphe gözü ile bakarlar. Hadis uydurma, bir virüs gibi bütün zihinlerini sarmıştır. Hicri 2. ve 3. Asırlarda ortaya çıkan “hadis sahtekârlığı”, -bugün İHA ve SİHA’ların teröristleri bulup imha ettiği gibi- Usûl-i Hadis kriterleriyle tespit edilmiş ve “uydurma sözler” daha Tefsir, Akaid ve Fıkıh kitaplarına geçmeden tesirsiz hâle getirilmiştir. Bu tespit, Müctehid âlimlerin beyanıdır. Kütüb-i sitte, Kütüb-i tis’a ve diğer hadis imamlarınca tedvin olunan bütün hadis kitapları doğrudur ve hepsi güvenilir niteliktedir. Bunun en canlı örneği, Kostantıniyye/İstanbul’un fethi ile ilgili hadistir. Bu hadis, Kütüb-i sitte’de yoktur. Kütüb-i tis’a’nın sadece Müsned-i Ahmed’inde bulunmaktadır. Buna rağmen “bu hadis uydurmadır” zehabına kapılmadan tarihte İstanbul’un fethi için 9 kere teşebbüs edilmiş, ancak sonunda başarı sağlanmıştır. Şu anda Türkler, 566 seneden beri de bu şehirde oturmaktadırlar.
Bazı Modernist İslamcılar, hadisler konusunda İslam düşmanı ve karşıtı olan Oryantalistlere kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, iman esasları, mi’raç, kabir azabı, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva, ilk insan ve ilk peygamber, Hazret-i Mehdi, fiten ile ilgili hadisler, Buharî’de yer alsa bile dikkate almazlar, fakat ideoloji uğruna açıkça İslam düşmanlığı yapan Misyoner Müsteşriklerin iddialarına inanırlar. Bu durumda âyette buyrulduğu gibi iman verilip dalâlet satın alınmış (Bakara,16); dinin tebliğcisi olan Peygamber, devreden çıkarılmış ve Resûlüllah ile ilgili bütün âyetler, inkâr edilmiştir (Haşr,6) olur. Hele bunu yaparken “Çağdaşlık, Sekülerizm/Laiklik, akıl ve mantığa aykırılık” gibi bazı gerekçeler gösterilirse, bu tamamen Hristiyanlıkta olduğu tarzda İslam’ı revize etme ve beşerîleştirme demek olur. Ancak Allahü teâla’nın son dini İslam’ı hiçbir kâfirin ve beşeri gücün değiştirmesi mümkün değildir. O, asli hüviyetini koruyarak Kıyamet’e kadar devam edecektir (Tevbe,32; saff,9).
Hadis münkirlerinin en ifratta olanları, “Kur’an bize yeter” küfür sloganını kullananlardır.
Mehmet Görmez. Başkan Yardımcılığı ve Başkanlığı sırasında “Hadislerle İslam” başlığı altında kapsamlı bir çalışma yaptırdı. Bu çalışma, Misyoner Oryantalistlerin İslam karşıtlığı çerçevesinde, onların bakış açısıyla ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin sundukları  İslam’a Karşı yapılan bir Hadisleri Ayıklama çalışmasıdır. İlmî değil, ideolojiktir. Görmez, Fiten hadislerinin doğruluğuna inanmayan bir kişidir. Bu konuda açık itirafı vardır. Hâlbuki Buhâri başta olmak üzere beş Kütüb-i Sitte’de Fiten bölümleri bulunmaktadır. Sonra bu hadislere istinaden Ehl-i sünnet Akâid âlimleri, bazı esaslar belirlemiş ve ilan etmişlerdir. Bu konularda Ehl-i sünnet uleması, ittifak hâlindedir.
M. İslamoğlu, M. Okuyan, İ. Eliaçık, E. Norman, C. Taslaman, H. Elit, M.S. Hatipoğlu, M. Bayramoğlu, S. Yeprem, M.N. Doğan gibi Ehl-i Sünnet karşıtı olan Modernistlerin; kimi, Çağdaş anlayışı; kimi İnsan Haklarını; kimi aklını; kimi, Sekülerizm’i esas alma; kimi de âyetlere yanlış mana verme neticesinde; bazısı hadislerin bir kısmını; bazısı, çoğunu; bazısı da tümünü inkâr etmektedirler. Kader, Mehdi, nüzul-i İsa, Mi’raç, Kabir azabı gibi konularda Ehl-i Sünnet âlimlerinin tespitlerine inanmayanların hepsi, Hadis Münkirleridir.
 
Üniversite ve Okullarda, İdeolojik Eğitim mi Veriliyor?
 
Üniversiteler, ilmî/bilimsel çalışma yapılan mekânlardır. İlmî çalışmalarda bir konu, tek pencereden, tek açıdan ele alınmaz, olumlu olumsuz, bütün boyutlarıyla incelenir ve kişinin önüne konur. Onun için ilmî çalışmada/bilimsellikte, gizlilik ve baskı söz konusu değildir. Bu tür çalışmalarda, demokratik yaklaşım, diğer bir ifadeyle kişinin iradesini serbestçe kullanması esastır. İman’ın sıhhatinde bile baskıdan âzade olma, şartı vardır.
Okullarda da aynı çalışma ilke ve yöntemleri uygulanır.
Fakat, ideolojilerde ve ideolojik yaklaşımlarda durum böyle değildir. Konu, tek taraflı olarak ele alınır. Konunun diğer yönleri gizlenir ve tek fikir doğrultusunda beyin yıkanır. Sonunda kişi, muhakeme gücünü kaybederek şartlandırılmış olur. Oysa Eğitim ve Öğretimde amaç, Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi insanları şartlandırarak bilgili kılmak değil, seçenekler karşısında akıllarını nasıl kullanabilecekleriyle ilgili beceri kazandırmaktır. Onun için birçok âyette “siz aklınızı kullanmıyor musunuz” (Bakara,44) hitabı vardır.
Meselâ, Kader konusu anlatılırken, sadece Mu’tezile’nin; Mi’raç’ta Hamidullah’ın; Mehdi, Nuzûl-i İsa ve Kabir azabında Fırak-ı dâlle ve Modernistlerin görüşleri öne çıkarılır, fakat Ehl-i Sünnet’in görüş ve esasları söylenmez, ya da tahkir edilirse, O Öğretim, bilimsel değil, İdeolojiktir.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616303 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/616303.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT