BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

HASAN EL-BENNÂ: MÜRŞİT Mİ, AKTİVİST Mİ?

Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Facebook
Hasan el-Bennâ, Efgani ile başlayan modernist hareketi, aktif sahaya taşıyan bir lider olmuş; misyonu, çoklarına model teşkil etmiştir.
 
 
Müslüman Kardeşler Cemiyeti (Cemiyetü’l-İhvâni’l-Müslimîn), 1928 senesinde Mısır’ın İsmailiye şeh­rinde kuruldu. Kurucusu ilim sahibi bir saatçinin oğlu olan muallim Hasan el-Bennâ (1906-1949) idi. Süveyş Şirketi’nde çalışan işçilerin sefâleti, Bennâ’yı o zaman moda olan sosyalist fikirlere sevk etmişti. Bir yandan da Abduh ve Reşid Rızâ’nın reformist fikirlerinden tesir gördü.
Adını, Bennâ’nın çıkardığı İhvânü’l-Müslimîn mecmuasın­dan alan cemiyet, 1932’de Kahire’ye nakletti. “Mürşid” unvanını alan Bennâ, Melik Fuad’a ve Müslü­man idarecilere siyasî ve sosyal hayatta İslâmî kâidelere hassasiyetle uyulması hususunda nasihat mektupları yazarak şöhret ka­zandı.
 
Meşru-İllegal
 
Mısır’da İngilizler çok partili parlamenter monarşiye izin vermişler; ancak partiler ve saray arasındaki dengeye çok dikkat etmişlerdir. İhvân, laik Vefd Partisi’nin kazandığı 1941 seçimlerine katıldı. Meclise giremedi ama, şöhretini iyice arttırdı.
İhvân, meşru ve il­legal mücadeleyi paralel yürüttü. Bu sebeple 1944’te feshedildi; malları müsâdere olundu. Eski Başbakan Ah­med Mahir’in öldürülmesinden mesul tutulan Bennâ ve arkadaşları tevkif edildi; ama delil kifa­yetsizliğinden serbest bırakıldı. Bennâ, İhvân’ın kapatılması sebebiyle Saray’ı, “emperyalizmin kuklası” diyerek ağır dille suçladı.
 
Bekle-Gör
 
Aynı sene Abdülmecid Ahmed Hasan adlı bir İhvân mensubu, İngiliz yanlısı başbakan Fehmi Nukraşî’yi öldürdü. 20 gün sonra Hasan el-Bennâ, Müslüman Gençler Cemiyeti (Cemiyyetü’ş-Şübbâni’l-Müslimîn) merke­zinden çıkarken öldürüldü. İhvân, misilleme olarak gördüğü bu suikasttan sarayı mesul tuttu. Çünkü İhvân feshedildiğinde, Bennâ burada sorgulanmıştı.
Hâlbuki işin içinde “parçala-hükmet” siyaseti takip eden İngilizler vardı. Faruk, muktedir bir hükümdar değildi; ancak Müslümanlara hiç zararı da yoktu. İpler zaten İngilizlerin elindeydi. İngiliz işgal idaresi, hükümdar ile radikal Müslümanları karşı karşıya getirerek Mısır’ı kargaşaya sürüklemeyi, böylece nüfuzunu devam ettirmeyi hedefliyordu.
 
Teoriden sahaya
 
Bennâ’nın katlinden sonra İhvân mutedil ve müfrid iki kısma ayrıldı. Damadı Said Ramazan (Bûtî değil) mutedil kanadı; harekete 1951’de katılan Seyyid Kutub ise müfridleri temsil eder.
O, Efgani ile başlayan modernizm hareketini, aktif sahaya taşıyan bir lider olmuş; memlekette dinî hayatın güçlendirilmesini müdafaa ederken, hiçbir mezhep ve ırk ihtilafının bulunmadığı Mısır’da Müslümanların bölünmesine yol açarak, sonraki yıllarda yaşanan sıkıntıların tohumlarını atmıştır. Misyonu, Türkiye’deki "Gülen ha­reketi" başta olmak üzere, çoklarına model teşkil etmiştir.
Hasan el-Bennâ bir âlim ol­madığı gibi, kitapları da bir ilim kitabı değildir. Kendisi fikirlerini yumuşak bir üslupla dile getirdiği için, çok taraftar toplamış; hatta çok kimse modernist olduğunun farkına bile varmamıştır.
 
Affedilmez hata
 
1950’de tekrar faaliyetine izin verilen İhvân; Saray’a karşı darbe yapmak üzere ordu içinde kurulan sosyalist Hür Subaylar ile ittifak kurdu. Melik Faruk 1952’de devrildi. Ancak Hür Subaylar lideri Nâsır sözünü tutmadı. İhvân, 1954’te halkı sokağa döktü.
“Kim zâlime yardım ederse, Allah onu ona musallat eder” hadîs-i şerîfi mucibince, Nâsır, hareket mensupla­rından 10 bin kişiyi suikast ithamıyla tevkif edip işkencelere tâbi tuttu; bazısını öldürttü. Sosyalist zâlimleri iktidara taşımak ve böylece Müslümanları zarara uğratmak, politik tecrübe ve basiret sa­hibi olmayan İhvân’ın affedilmez hatası oldu.
Bennâ’nın İsviçre’de yaşayan torunu Tarık Ramazan, bugün moderniz­min önde gelen popüler mümessillerinden olup, Oxford’da hocalık ve ayrıca Britanya parlamentosunda dinî hürriyetler müşavirliği pozisyo­nuna getirilmiştir. Yakın zamanda bir taciz skandalına adı karışmıştır.
 
Şeyh-Mürid
 
Bennâ, gençliğinde Şâzelî şeyhi Abdülvehhab el-Hisâfiyye’ye (1949) intisap etmiş; heyecanlı bir mürid olmuştu. Hatta Cemiyetü’l-Hisâfiyye el-Hayriyye adıyla kurulan müessesesinde hizmet etmişti. Ancak modernistlerle olan teşrik-i mesaisinin tesiriyle olsa gerek, zamanla tasavvuftan soğumuştur.
Bunu, modernistlerin hep yaptığı gibi, tasavvufun hakiki hüviyetinden uzaklaşmasıyla izah eder. Hatıralarında, “İhvân kurulana kadar şeyhimizle münasebetlerimiz iyiydi. İhvan hususunda fikir ayrılığı yaşadık. Herkes görüşünün icabını yaptı” diyerek, şeyhine tâbiyeti hakkındaki fikrini de beyan etmiştir. Bundan haberdar olmayanlar, bugün bile kendisini samimi bir tasavvuf ehli zanneder.
Daha mektepte iken kaleme aldığı bir makalesinde, tasavvufu inkâr etmez; ama mahlûkların hiçbir şeyi ile alakadar olmaktan kalbi alıkoyan bir yol olarak tavsif ederek, tebliğ ve irşadın buna tercih edileceğini söyler.
İmzasız mektuplar
 
Bennâ, bir yandan siyasetle aktif olarak meş­gul olurken, öte taraftan Mısır ordusundaki bazı subaylarla irtibat hâlindeydi. Filistin’in ancak harb ile hürriyetine kavuşa­cağı fikrindeydi; bu sebeple Mısır’dan buraya silahlı gençler gön­derdi. Bu gençler, İzzeddin el-Kassam ile çalıştılar. “Hâlıka isyan olan yerde mahlûka itaat edilmez” düsturunu, Ehl-i Sünnet’e ay­kırı olarak, hükûmete isyan şeklinde anlıyordu.
Aktivist bir karaktere sahipti. Gençken arkadaşlarıyla gizli cemiyet kurup, dine aykırı hareket ettiğini düşündükleri kimselere imzasız ikaz mektupları yazardı. Sonradan bu tavrını “da’ve” adını verdiği daha açık ve muntazam propagandaya dönüştürmüştür.
Muallim olduğu için, arzu ettiği sisteme ancak yetişmiş bir nesil ile ulaşacağının şuurunda olduğu için, adam yetiştirmeye ehemmiyet verdi. Bizzat İhvan mensuplarının faaliyet gösterdiği mescitler ve mektepler açtı; seyahatler yaptı, nutuklar verdi, mecmualar çıkarttı. Kızlar için mektepler açtı; Müslüman Kızkardeşler ismiyle bir kadın teşkilatı meydana getirdi. Kamplarda gençlere silahlı talimler verdirerek milis kuvvetleri yetiştirdi.
Bir taraftan da ekonomik güç elde etmek üzere, sanayi, ticaret ve matbuat (basın) üzerine faaliyet gösteren şirket­ler kurdu. Halktan yardım toplama işini sisteme bağladı; mesela 1 kuruşluk yardım pulu bastırdı.
 
Karizma
 
Kahire’de iken bayram namazlarının mescidler dışında umumi bir yerde topluca kılınması ve buna kadınların da iştirak etmesi hususundaki teşebbüsü büyük bir fitneye sebep olmuştur. Bir konferansında, İsra ve Mirac’ın, Resulullah’ın ruhunun bedenini istila etmesiyle vuku bulduğuna dair sözleri reaksiyon doğurmuştur.
“Halkı beşinci bir mezhebe çağıran ve bâtıl yollarla insanlardan mal toplayıp yiyen menfaatçiler” olmakla itham edilmiş; malî mevzuat memurların para toplamasını yasak ettiği hâlde mescit ve mektepler için halktan para topladığı ve bu paraları da kendi inisiyatifiyle yakınlarına harcadığı iddiasıyla şikâyete maruz kalmış ise de doğru bildiğinden şaşmamıştır.
Gençliğinden beri dindar ve sünnete uygun bir hayat yaşama iddiasında olmuş; Ramazanın on gününde itikâfa girmeyi bile ihmal etmemiştir. Bir ziyaretinde gümüş zarflı bardaklarda çay ikram eden Mısır müftüsünün ikramını reddedip, normal bardakta çay isteyecek kadar açık sözlüdür. Bu sebeple kitleler nezdinde hep bir karizması olmuştur.
 
Vehhabiliğe övgü
 
İlk zamanlarda İhya, Envarü’l-Muhammediyye ve Tenvirü’l-Kulub gibi ananevi kitapları okumayı âdet edinmiş iken, tahsil için geldiği Kâhire’de Reşid Rıza’nın sohbetlerine ve modernizmin merkezlerinden biri olan el-Mektebetü’s-Selefiyyeye devam ederek dünya görüşünü değiştirmiştir.
Memleketin manevi kalkınması cihetiyle Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh’un koymuş olduğu kaideleri esas alır. Bunların halkı dinen ve ahlaken faydalı bir cihete götürdüğünü; akideyi doğru bir temele oturttuğunu iddia eder. (Hatıralar, 268, 273)
Modernist olduğu halde, hiçbir zaman açıkça reformdan bahsetmedi; netameli mevzulara pek girmedi. Üstatlarının sivri taraflarını kendi şahsiyetiyle örtmeye çalıştı. Bunlardan farklı olarak sadece entelektüelleri değil, halkı da davasına katmaya çalıştı. Misyonunu, hem selefi çizgide hem de ehl-i sünnet ve tasavvuf yolunda diye birbirine mütenakız unsurlarla vasıflandırdı.
1928’de muallim olarak Suudi Arabistan’a gitmeye teşebbüs ettiyse de, olmadı. Ehl-i sünnete ait müesseselerin ortadan kaldırılıp, Peygamber’e ait hatıraların yerle bir edildiğini görmezden gelerek, Vehhâbîliğin resmî ideoloji olduğu Suudi Arabistan’ı “İslâmın ve müslümanların bir umudu olarak ortaya çıkan, Allah’ın kitabı ve resulünün sünneti ile amel etmek ve selef-i sâlihîn yaşayışını ortaya çıkarmak parolasıyla gelişmekte olan bir devlet” diye över. (Hatıralar, 144)
 
Demokrasi taraftarı
 
Şer’î hukuk hakkında, “İslâm sadece ana esasları koyar. Meseleleri umumi olarak alır. Meselelerin geri kalan teferruatını ise, zaman ve mekâna bırakır. Meselelerin teferruatı üzerinde pek fazla durmaz. Fer’î hükümler zaman ve mekâna göre yapılacak ictihatla değişebilir” diyerek tarihselcilerin kullandığı misaller verir. (Meselelerimiz, 298)
Mülkiyet hakkını kabul etmekle beraber, zenginlerin mallarından fazla alıp fakirlere dağıtmak; ecnebi şirketleri millileştirmek gibi sosyalist prensipleri de müdafaa eder. Faizi yasakladığını iddia ederek, “Komünist Rusya’nın İslâmî nizamı bizden önce tatbik etmesi, müslüman olarak bizler izin yüz karasıdır” der. (Meselelerimiz, 339, 344)
Bennâ, İslâm’ın idari nizamı ile parlamenter sistem arasında bir tezat olmadığını; Mısır anayasasının İslâmî esaslara ters düşmediğini söyler. (Meseleler, 316) Demokrasi taraftarlığı ile Seyyid Kutub’dan ayrılır. Ancak siyasi partilerin kaldırılmasını ister; halifeliğin ihyasını ve müslümanların birliğini gaye olarak ileri sürer.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611709 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/611709.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT