BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Huzur veren insan her zaman bulunmaz...”

“İyi dost, iyi günde çağrıldığında, kötü günde ise çağrılmadan gelendir.”
 
Zülfadl’ın bu yeni sabahı pek farklıydı. Kocasının peşi sıra el sallarken gökyüzüne baktı Fatıma Hatun. Pamuk misali ak bulutlar gittikçe kül, sonra da koyu duman rengine bürünüyordu. 
“Hayırdır inşallah! Çocuklar da erkenden çıkmasalardı bari!” Onu, hisleri hep dışarı çekiyordu. Tandırbaşının bir iki basamak taş merdivenlerini inerken “neylersin ki; ev içinde bizi taşıyacak merkep yok” diyerek kendine güldü. Gelecek olanlar sıradan köylüler değildi. Onları tercih etmeleri ise ayrı bir mana ifade ediyordu. “Koyunlucalı Ahmed Efendi mahcup olmamalı” dedi ve devam etti:
“Selam olsun; tuttuğu eli bir ömür bırakmayana, o elin pişirdiği aşta huzuru buluna…”
              ***
Misafirlerin ağırlanacağı odaya son bir defa daha baktı Koyunlucalı Ahmed Efendi. Her taraf tertemizdi. Kumla silinmiş ahşap kapılardan içeri girip de burnu; yeni badana olmuş kireç kokusunu alır almaz âdeta içi ferahladı. Ocağın üstündeki kavurmanın kapağını açtı, kesif bir buhar kütlesi yüzünü okşayarak kıvrıla kıvrıla bacadan uzaklaştı, kayboldu. Yerlere keçe döşenmiş, minderler kabartılmıştı. Gözüne ters gelen bir iki eşyayı hizaya getirdi. Tek tek incelediği her şey yerli yerindeydi. Sonra avluya, oradan da her gün gidip geldiği sokaklara baktı.
Geniş meydanın gürültüsü, bir sırığın üzerindeki horozun “üü rüü üüüü” diye ötüşü, sığırların böğürmesi, yağız atın kişnemesi, koyunların, kuzuların meleşmesi, çobanların ellerindeki çubuklarla hayvanları yola sokma gayretleri; onun kafasında neler canlandırmıyordu ki? Yağmurlu bir bahar sabahı manzarasını mı, medreseden ayrıldığındaki ilk günü mü? “Ah! Ah!” Ah! Bir de güzide misafirlerini memnun edip gönderebilselerdi…
“Her türlü mekân her zaman bulunur da huzur veren insan her zaman bulunmaz...” diyordu kendi kendine.
              ***
“İyi dost, iyi günde çağrıldığında, kötü günde ise çağrılmadan gelendir.”
Hazreti Ömer efendimizin bu meşhur sözü dilinde pelesenk olan Koyunlucalı; Kara Medrese’ye erken gelmişti. Sabah namazından aynı anda çıkan cemaatten mi ne her taraf insan kaynıyordu. Birden ortalık karardı. Aralıksız şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu. Fazla zaman geçmeden de billurdan damlalar önce tek tek sonra sağanak olarak yağmaya başladı. İnsanlar ne yapacağını şaşırmıştı. Hazırlıksız yakalanmanın vermiş olduğu tedirginlik hâli vardı. Beklenmedik bir anda, birbiri üstüne çakan şimşekler, düşen yıldırımlar bir ürperti ve korku oluşturdu. Koyunlucalı Ahmet Efendi; korunmak için birkaç kişiyle birlikte medresenin ilk giriş avlusuna sığındı. Geniş kemerler arkasından meydanda olup bitenleri; cemaatin en yakın evlere doğru nasıl bir şaşkınlık ve korku içinde kaçıştıklarını rahatlıkla görebiliyordu…
Az da olsa ıslak elbiselerinden ayaklarının altındaki küçük birikintiye, her düşen damladan çıkan “şıp” sesini duymazlıktan gelerek etrafını seyretti merak dolu gözlerle. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611031 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/611031.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT