BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Pamuk yığınları misali kar, çok birikmişti...

"Yol da buluruz iz de yeter ki sağlık olsun İbrahim! Hayırlısını isteyelim kâfi..."
 
 
O, bahardan da, babacığına gitmekten de hepten ümidini kesmişti. “Nerede bahar gelecek de babacığıma götürecekler” diye düşünüyor, iyice karamsar oluyordu. Ona göre hem kar yağışı artıyor, hem de ısı düşüyordu gittikçe. Soluk gri gökyüzü, Hasankale ovasının üzerine bir kuluçka tavuğu gibi ve de hiç kalkmayacak şekilde çöreklenmişti bir kere. Ak kelebekler gibi sessiz uçuşan kar taneleri, kaç gün ve gecedir aralıksız yeryüzüne iniyordu. Yoksa inip tekrar yükseliyorlar mıydı da bu kadar çok görünüyorlardı?
Gece her taraf buz kesmiş, bu yüzden gündüz de dışarı çıkılamıyordu. Pamuk yığınları misali gibi kar, çok birikmişti, neredeyse dam boyunu aşıyor, insanların dışarı çıkmasında sıkıntı oluyordu. Bu yüzden genç delikanlılar tahta küreklerle çeşmelere, câmi-i şeriflere giden yolları ve bütün sokakları bir adam geçecek kadar kürümüştü. Yuları bir adamın elindeki atın çektiği tahtadan kızak, sokaktan geçti, gitti. “Kızak geçti ama bu kış öyle kolay kolay geçip gidecek gibi değil” dedi hüzünlendi. Yukarılara baktı. Kale, kalın ak kürk giymiş ve sarınıp sarmalanmış gibi görünüyordu. Beyaz başlık giymemiş hiçbir ağaç, hiçbir dal kalmamıştı. Bacalara çıkan taş merdivenler kaybolmuş, tezek kalakları, tayalar ak piramitler şeklinde yükseliyordu. Kavak, söğüt dallarında ağır yastıklar varmış gibi yerlere kadar eğilmişti. Sağda solda biriken kar yığınları ufak bir kıpırdanışla kayıyor, toz, duman olup ağaçların arasına iniyordu. Çepeçevre dağlar beyaza boyanmıştı. Aras kıyıları ve daha aşağı bölgeler buğuluydu. Hava kapalı ve karanlıktı. Güneş solgun bir ışık olarak sis perdesinin arkasında kalmıştı sanki. Ama kar, dolaylı ve yumuşak bir ışık saçıyordu etrafa. Dışarı çıkanların renkli yün başlıkların altında buz tutmuş sakal ve bıyıkları; genç olsalar dahi onları şimdiden pir-i fâni gösteriyordu.
Korkunç bir fırtına tayaların köşesinden hücum ediyor ve tahta kapıların arasından tozu dumana katarak evlere girmeye çalışıyordu. Duvarların, direklerin, insanların, görünen her şeyin bir tarafı karla örtülüydü ve bu örtü giderek büyüyordu…
Küçük İbrahim, ciğerlerini havayla doldurmak için bir kez daha derin bir soluk aldı. Tam kapı dikmesine tutunup çıkmak için elini uzatmıştı ki yanı başında kalın paltolu bir başka adam, ocağın titrek ışığının önünden geçti. İbrahim, elbiselerinin içine saklanır gibi iyice bürünmüş amcacığını hemen tanıdı.
- Hani, bahar gelecekti?!
- Gelecek İbrahim! Sabret gelecek bu son demleri. Sen böyle sert esmesine bakma. Bir gün yumuşayacak havalar.
- Her taraf kapandı ama. Ne yol, ne iz var!
- Açılır. Yol da buluruz iz de yeter ki sağlık olsun İbrahim! Hayırlısını isteyelim kâfi.
- Elbette de…
- Haklısın İbrahim’im! Beklemek kolay değil! Neylersin ki hayat bu!
- !!!
              ***
Hasankale sokaklarının ölü bir beyazlığa büründüğü o sessiz kışın en soğuk gününde İbrahim, anacığını düşünüyordu. Dayılarının evinden kalkıp da buraya gelişlerini, anacığının çorap örüşünü, nazlı nazlı başını okşayışını... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612732 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/612732.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT