BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Atını üzerime sürdü... Ben ise kalkansız ve zırhsızdım!"

"Bana doğru gelmesini bekledim. Üzerine uzandım! Mızrağını çekip aldım."
 
Hasan o anı yaşar gibi anlatıyordu:
-Henüz sararmış otlarla kaplı tepeler, kavurmalık tosunlar, koçlarla doluydu. Belli ki son başak kalıntılarını toplamakla meşguller. Tarla tumplarında oturan çocuklarla şakalaşarak yol aldım. İlk güzün sarı, turuncu hâkimiyeti bütün ovayı kaplamıştı. 
Atımı hafif dehledikçe serin bir yel yüzümü yalayarak içimi serinletiyordu. “Oh” çekerek derin derin soluyorum mis gibi temiz havayı. Yol boyunca çeşitli şeyler düşünüp tabiatı seyrederek yaptığım yolculuk nasıl da çabuk bitivermişti. Hasankale’ye geldiğimin farkında bile olmamıştım.
-O yol boyunca ne düşündüğünü merak ettim abi.
- Sorma… Ev sahibi Azapyan, oldukça besili bir tosun kesmişti. Kebap ziyafeti noksansızdı. Eş, dost ve ahbapların rahatı için her şeyi inceden inceye düşünmüştü. Bu hususi ziyafete oğlunuz Hasan pehlivan da bilhassa davet edilmişti. Kapıda gülerek karşıladı, muhabbetle kucakladı. “O maşallah! Pazuların kuvvetli, çelik gibi” deyip laf atmayı da ihmal etmedi. Pehlivanlar, kucaklaşınca, el sıkışınca kuvvet gösterisinde bulunmayı pek severler… Cağ kebapların, şişlerin biri gitti biri geldi. Herkes doyana kadar yedi, ayranlar içildi, şakalaşıldı, türküler söylendi, pehlivan hikâyeleri anlatıldı, sonra da vedalaşıp ayrıldık.
- Beylere has bir ziyafet desene.
- Bey mi paşa mı onu bilemem ama mükellef sofra donatılmıştı. Medek yoğurtlarını, su böreklerini, ballı kaymaklı tatlıları zaten saymıyorum. Vakit hayli ilerlemişti. Gece de olsa birkaç arkadaşla yola çıktık. Bizim köye gidilen sapaktan, Kireçli Kayalar mevkiinde onlardan ayrıldım.
- Oraya “pek tekin değil” derlerdi. Eşkıya yatağı mı neymiş!
- Duymuştum da mühimsemedim! Zaten başka gidilecek yol da yok. Neticede eşkıyada insan. “Ya o, ya ben” der, ona teslim olmazdım. İki uçurumun arasındaki bu ıssız dere içinde bir müddet yol almıştım ki, dar yolun ortasında nereden çıktığı ve kim olduğu belli olmayan zırhlı, tam silahlı biri, önümü kesti.
- Niçin yalnız çıktın ki a evladım?
- Ana yeni değil ki, aklım erdiği günden beri o yolları koşarak, gözü kapalı gider gelirdim.
- Abim haklı! Nereden bilsin ana!
- Eee! Hele bak! Vah vah! Neler olmuş da hiçbir şeyden haberimiz yokmuş!
- Üzülmemeniz içindi ana...
- !!!
- Bir şey sormadan atını üzerime sürdü. Benim atım fena değildi ama, kalkansız, kılıçsız, zırhsızdım. Belli ki atıyla ezmek, yaralamak, sakat bırakmak istiyordu. Öldürmek isteseydi; mavzer kullanırdı!
- Öyle deme içim bir tuhaf oluyor oğlum! Ne hainmiş! Zalim!
- Dikkatle bana doğru gelmesini bekledim. Üzerine uzandım! Mızrağını çekip elinden aldım. Ani bir hareketle geri döndüm. Korkup kaçtığımı sanarak bir kahkaha patlattı. “Ödlek” diye küfretti. Bir kayaya siperlenmeye çalışırken, atı üzerime sürdü tekrar eğildim. Besili at, atıma çarptı ikimizi de yere düşürdü, o hızla üzerimden aştı. DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
617839 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/617839.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT