BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hepimize harçlık veren müşfik babaydı

Hepimize harçlık veren müşfik babaydı

Geçen sene bir muharrem gününde defnettiğimiz Mahmut Amca gazetemizin her şeyiydi.



HİÇ UNUTMAM Geçen yıl böylesi bir muharrem günü defnettiğimiz Mahmut Amca gazetemizin çok şeyiydi. O hem muhasip, hem musâhibti. Muharrir, mürettip, musahhihti. Muallimdi hatta... BİR GÜN Gazetemizde Mahmut Amca kadar iz bırakan isim olmadı. Meğer ne kadar seviliyormuş, kime sorsak gözleri doluyor, bir hatırasını anlatıyor mutlaka... Geçen imzalanacak bir kağıt vardı Mehmet Bilgi Abinin yanına uğradım. İş bitti, Beykoz işi cam kâseyi gösterdi: “Şeker al ordan!” - Abi bu kâse? - Tabii ya! Bu Mahmut Amca’nın kâsesi... Hey gidi... Odasına girecektiniz de akide şekeri almadan çıkacaktınız ha! Mübarek üstüne vazife gibi haftada bir gün Hacıbekir’e iner, stoklarını tamamlar. Güllüsünden, fındıklısından, tarçınlısından... Maaş günleri önüne sıralanırız, hem cebimiz para görür, hem ağzımız tatlanır. Ben limonlusunu seçerdim, hani beyaz şeritleri çabucak eriyenlerden, ekşisi genze yayılanlardan. Gözlüğünün üstünden bakardı rahmetli “Al bi tane daa!” Bu arada zarfımı bulup uzatır, “Bi de imza at şuraya!” Ortalık boşsa oturtur, çay söyler, ya bir hatıra anlatır, ya bir kıssa. Teknolojinin gözü kör olsun. Ne zaman ki maaşı bankamatiklerden çekmeye başladık, mahrum kaldık. Ne şeker alabildik, ne nasihat! MÜRETTİP MUSAHHİH Onu Nuruosmaniye’den hatırlarım. Güneş Matbaasından. Kapı girişinde iki oda vardı (sanırım bekçiler için yapılmış zamanında) sağdakinde Enver Abi otururdu, soldakinde Mahmud Amca. Odasına teklifsizce girer çıkardık. Burada sayfa çatılır, hesap tutulur, malzeme saklanır, tashihler yapılırdı. O hem muhasip, hem musâhibti. Muharrir, mürettip, musahhih, musannif hatta muallimdi... Bilmem artık “mu” ile başlayan ne kadar iş varsa... Hani muhabirlik de yapacak, vakti kalsa... Bizi zarafetle ağırlar, nezaketle uğurlardı. Koltuğunun altına matris sıkıştırmış liseli tıfıllardık oysa. De ki torunu yaşında... Habere otobüsle çıktığımız, notları Bic’le tuttuğumuz, resimleri Lupitel’le çektiğimiz, haberleri Remington’la yazdığımız günlerde o vardı başımızda... Altımızda arabalar, cantamızda kameralar, cebimizde dijital ses alıcılar, dizimizde laptoplar oldu, yine o başımızda... Dar-ı bekâya yürüdü, masası boş kaldı. Kâsesi kullanılıyor ama.... Dilerseniz sözü onu tanıyanlara bırakalım. Biz seni sattık... Sporcuyuz ya... Kendi dilimden anlatayım.... Dizgide kiralık oynadığım günler... Bonservisim teknikte ama aklım sporda... Bosman kanunları filan yok daha... Ortalardan kaybolursam beni spor servisinde arıyorlar. Buluyorlar da... Mahmut Amca kimseye kızmaz, bağırmaz. Zaten ak saçlı, nur yüzlü ton ton bir amca. Ama gördük mü düğme ilikleme moduna gireriz anında. O yıllarda pikaj-montaj var... Şef sekreter dediğin typometresini maharetle kullanacak, başlığın, spotun ayarını tutturacak. Punto-kadratı yanlış verdin mi yandı gülüm keten helva. Evet dizgiden yeni bir çıkış alabilsen kolay ama Mahmud Amca önüne çıkar. Gazetenin kağıdını boşa harcamak ne demek! Büyük vebal! Biliyor musunuz o disiplin bizi adam etti. Şimdi üç rakamı mı lazım oldu, 8’i dikine böl, al iki tane sana... Yanına “I” koyup “B” de yapabilirsin icabında. İnce ince calışıyoruz, de ki estetik ameliyat. Bir gün izinden döndüm. “Senin ne işin var burada?” “Mahmut Amca iznim bitti” diyebildim. - İyi de biz seni sattık aslanım! - Anlayamadım? - Sadık Abin istedi spordan. “Ben bilmem amcası bilir” dedim, o da “ben bilmem Enver Abi bilir” dedi. Enver Abi de “verdim gitti” deyince... Sarılıp elini öptüm, koşarak çıktım spora... Hey be! Ne mutluluk ama... Demek izliyor, değerlendiriyormuş. Kim, nerede, daha faydalı olacaksa... Cahit Eroğul Okul insan... Havaalanı muhabiriyim... Baktım Hicazdan gelenler arasında Mahmut Amca... Elinde iki bidon zemzem, bavullar filan, sürünüyor adeta. Hemen koştum imdadına. “Hayır hayır” dedi, “Sen burada gazetemizi temsil ediyorsun, taşıyıcılık yapamazsın ona, buna! Haydi git işine bak. Allah yardımcın ola!” İstihbarat servisi tam 72 kişi! Çoğu ele avuca sığmaz çocuklar. Bağıranlar, çağıranlar. Mahmud Amca hiç birimize mesafe koymaz. Derdimizi dinler, yol gösterir, omuz çıkar. Onun yetiştirdikleri şu anda değişik gazete ve matbaaları deruhte ediyorlar. Piyasaya çıkınca anlıyorsunuz, Mahmut Amca büyük marka! Cemil Yıldız Yasak bölge İki tane Mahmud Amca vardı... Biri güler yüzlü, müşfik, hoşsohbet, cömert, hatır soran, gönül alan... Diğeri disiplinli, tavizsiz, kuralları sonuna kadar uygulayan. Nizam, tertip, intizam... Bizim gazetenin gönüllüsü çoktur, ne bileyim adam Anadolu’nun bir kasabasında abone bulur, yardım eder dağıtıma... İstanbul’a yolları düştüğünde gazeteye uğrarlar. Onları ağırlamak da işimizin parçası, eh içecekleri bir bardak çay, bekledikleri biraz alâka... Ama öyle noktalar vardır ki zamana karşı yarışırsınız, orda muhabbet olmaz... Dizgi gibi mesela! Nitekim Mahmut Amca yeni makineleri bir odaya koydurttu, banka veznesi gibi bir delik açtırttı kapıya. Ve bir A 4 yapıştırdı, üzerinde iki köşeli kelime. “Girmek Yasak!” Ünlemi de kırmızıydı hiç unutmam. VE SUÇÜSTÜ Ben o yıllarda gece çalışıyorum, hani el ayak çekildikten sonra. O gün dizilmiş kağıtları aldım. Dizgici Mustafa Ağabey’in eli boş, “Ya gel abi” dedi, “İki lafın belini kıralım şurada...” -Yasak değil mi? -O yasak gündüzcülere. Gece buralar benden soruluyor. Hani işimiz olsa tamam da... Girdim, henüz oturdum, çat kapı. Bir baktım Mahmud Amca! Mustafa Ağabeyin rengi nasıl oldu anlatamam. Dostuz, ahbabız, samimiyiz ama benim bildiğim Mahmud Amca bunu koymaz yanıma! Nitekim kağıdı gösterdi, “Mehmed Abi ne yazıyor burada?” - Af edersin Mahmut Amca. Mümkün mü bir daha... Mehmet Oruç Dayağını da... Serviste beş kafa dengi arkadaşız. Tatil iyi güzel de birlikte olursa... İzni n’apayım ben, öööle yalnız başına... Peki Mahmut Amca hepimizi birden salar mı? Asla! Şimdi tek tek yanaşıyoruz. “Mahmut Amca ben ayın 15’inde izne çıksam?” “Olur oğlum, tamam!” Öbürü geliyor. “Ben ay başına on beş gün kala.” “İyy tamam!” Eh ben de iki hafta sonra çıkayım o zaman. “Ona da tamam!” Ben bu perşembe değil sonraki perşembe başlayabilirim mesela.... Yok, ben teşrinisaninin onunda... Tabii bunları hep işlerin civcivli saatlerine sıkıştırıyoruz ki araya kaynaya. Neyse zikr olunan tarihte buhar olduk. Mahmut Amca bir bakıyor serviste in cin top oynamakta. -Nerde bunlar? -İzinliler Mahmut Amca. -İzni kimden almışlar? -Sizdeen, bakın kağıtlar burada. -Vay keratalar vayy. Beni gargaraya getirdiler ha. Çok kızıyor ağzından yemin çıkıyor “Eğer ben de sizi dövmezsem ne ola!” İzin bitti. “Gelin bakiym buraya!” Geliyoruz. -Dizilin duvara. Diziliyoruz. -Açın avuçlarınızı! Açıyoruz. -Naylon cetvelle ufak ufak fiskeler. Hani yemin yerini bulacak kadar... Yusuf Hebu - Mazhar Kılıç Nasıl unutulur? 1973 yılları. Hepi topu 5-6 kişiydik o zamanlar. Necmeddin Batırel. Mehmet Emin İnler, Ali Taban... Muhabirler dışardan çalışır, haberini getirir, paralarını alırlar. Entertip linotip makineler ömür törpüsü, mesela “a” tuşuna bastınız, makinenin ağzından bir “a” düşer. Harfleri yan yana dizer, kumpasla asansöre veririz. Alet onu iyice sıkıştırır, piston çalışır, üzerine erimiş kurşun akıtır, satır donar, tıraşlanır, çapakları alınır... Bunlar toplanır, klişeler çakılır, kurşun kalıplar gavur ölüsü gibidir yerinden kalkmaz, ancak hamalla yollanır sağa sola. İş zorlu, yer yok, vakit dar. Koş klişeciye, koş ajansa... Misafir geldi çay demle, bobin bitti kağıt ara... Evrak takibi, cemiyetin işleri, bankalar... Aboneler postaneye gidecek, etiketler yazılacak, yapışacak, yetmedi elli yüz gazete alınacak da Eminönü’nde satılacak... Yoruluyoruz ama mutluyuz. Zira cömert, babacan bir amir var başımızda. “Mahmut Amca!” O yaşına rağmen gün doğmadan gelir, sabah namazını Nuriosmaniye’de kılar. Evi taaa Erenköy’dedir halbuki, vapurda ajansı dinler, notlar alır, gündemi hazırlar. Öğle yemeğine vakit ayırdığını hiç görmedim, bir kâse yoğurt bulursa ne âlâ. Özcan’la bana köfte ekmek ısmarlar o başka.... Doğrusunu isterseniz Mahmut Amca bize amirlik yapmadı. O babaydı, baba... Mehmet Merih Gülerman Zekâ küpü Mahmut Amca zeki bir insandı, vestiyere ceketini asar. Herkes zan eder ki bir yere uğrayıp gelecek. Kimse bir yere ayrılamaz, arazi olamaz. Halbuki o eve gitti bile, çantasında başka ceketi var. Şevket Eroğul BAHÇENİN GÜLLERİ İlmiye sınıfı zihinlerini başka bir işle dağıtırlar malum... Hani Ayhan Songar’ın fotoğraf çektiği, Abdülhamid Hanın marangozluk yaptığı gibi... Bizim değerli tarih araştırmacımız, İsmail Yağcı Hoca da binamızın önünde nefis güller yetiştirir. Bunları bazen tek tek, bazen demet demet dağıtır dostlara. Kendisi anlattı: Mahmut Amcaya karşı hususi bir muhabbetim vardı, yolunu beklerdim adeta. En güzel goncaları uzatır, duasını almaya bakardım. O gün rahmetliyi defnetmiş dönüyoruz, bahçeye henüz girmişim, bekçi yaklaştı. Çiçekleri gösterip hıçkırmaya başladı: “Bunları n’apacaksın şimdi? Haydi bul da ver ona!” İsmail Yağcı Uyumluysam sebebi var... Zaman zaman koridorda karşılaşırdık. “Görmese bari” derken o usta bir bel çalımı ile ters köşeye yatırır, dikiliverir karşıma. Kolumdan tutup kenara götürür. “Ooolum sen ne zaman adam olcan?” Nasihat nasihat nasihat... Ayırılırken parmağını sallar “Bak gözüm üstünde, atlatırım sanma!” Kaşlarını zoraki çattığını anlamıyoruz sanki. Tebessümü ayan beyan ortada. O zamanlar gençlik yıllarım, kanım kaynıyor. Tez parlıyorum, haksızlığa karşı savaşıyorum güya. Beni habere yolluyorlar, kendim haber olup dönüyorum. Adam sana ne, katilden, ırz düşmanından, mücrim zaten mahkeme yolunda... Hırsıza, uğursuza dalıyor, iş alıyorum başıma. Mahmut Amca biteviye fren, habire balata... Sonunda bana nasıl bir vazife verdi biliyor musunuz? “Evladım sen n’olur işe mişe çıkma.. Otur kitap oku, telefona bile bakma!” Önüme “İslam Ahlakı” kitabını koydu, “takıldığın yerleri gel sor bana!” Bu mecburi kurs beni çok değiştirdi, evliyanın sözünde tesir oluyor zira. Üstüme nasıl bir sükunet geldi anlatamam. Zaman zaman yine kenara çeker, elini omzuma koyar. Ayaküstü öyle bir sohbet yapar ki nasıl anlatıla. Gözlerim dolar, kalbim yumuşar, eline sarılırım, duanın bini bir para... Bizim Yusuf (Hebu) bildim bileli zayıftır, hani sert bir rüzgar esse Allah muhafaza. Yemekhanede onu yakalar. “Oğlum sen niye et yemiyorsun? Yut bakayım şu parçayı! Şunu da al, şunu da!” PARA BABASI Mahmud amca cömerttir, ikramsız çıkarmaz ama gazetenin parasına kırk düğüm atar, gıdım gıdım harcar. Hangi muhabir, hangi habere gitmiş, araba kaç kilometre yapmış? İzler dipler, önünüze koyar. Ak saçlarına bakıp da saf sanmayın, Babıali’de basmadık taş bırakmamıştır, hayatta kül yutmaz. Canon AE 1’lerin pozometre pilleri vardı zamanında, antika bir şey, her yerde bulunmaz. Darda kalırsan derini yüzerler, artık ne tuttururlarsa... Mahmud Amcanın bildik bir pilcisi vardı, makul ücret ister, tokatlamaz. Ama o yine de her seferinde faturaya bakar: “Vay canına 30 kuruş daha koymuş ha!” Yoldan döndün, fiş, fatura, bilet tek tek görecek, yoksa hesabın kapanmaz. Sırf bu yüzden Rahmetli Nevzat Amca “para babası” diye takılırdı ona. Sadık bir insandı. Tiraj düşmüş, satış artmış, kârmış, zararmış yüzüne bak anla... Gazeteyle yaşardı adeta... M. Sırrı Önür
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT