İrfan Özfatura - irfan.ozfatura@tg.com.tr

Konya’dasınız diyelim. Şehrin merkezinden (Alaaddin’den) belediye otobüsüne (64 numara) biniyorsunuz ve bahçeler, villalar arasından tırmanıyorsunuz döne döne.  
Rakım 1152 ve…  Aaa o da ne? 
Şirin bir kasaba yayılıveriyor gözünüzün önüne. “Sille!” 
Evet Sille ama tokatla şamarla alakası yok. Adı bir rivayete göre mitolojideki Silene’den, bir rivayete göre de kaynayıp, coşan, köpürüp akan manasındaki seylden (selden) geliyor. Birileri de aslı “Sille” değil “Sıla” diyor, artık doğrusu hangisiyse.
Şoför cart cart el frenini çekip motoru susturuyor. Sanki bir anda düşüveriyorsunuz boşluğa... Uzaklardan köpek ve çıngırak sesleri geliyor, sanırım bir kamyon zorlanıyor yokuşta. 
Rüzgârın uğultusu, ağaçların hışırtısı, kuşların cıvıltısı. Ne siren, ne korna… Hatta öte kahvedeki çay kaşıklarının sesi bile ulaşıyor kulaklarınıza. 
ÇAY GETİR YİĞENİME
Silleliler sıcak insanlar. Tek selamla masalarına buyur ediyorlar. Çay, kahve, kara gazoz, limonata… Paşa keyfin ne istiyorsa. Elinizi cebinize attırmıyorlar asla. 
Mevzular belli, şehitler, terör, çaresiz Suriye ve kana doymayan Rusya. 
Bilirsiniz eskiden Rus’tan dost olmaz kanaati yaygındı Anadolu’da. Biraz aldık verdik, buzlar erimişti. Derken Putin katili Müslümanlara “Düşmanca” yaklaşarak safını belli etti.
İran ayrı dert, DAEŞ ayrı bela. 
Tasası düşüyor Anadolu insanına.  
Amcalar uykuyu ney dağıtmışlar, zulmü anlatamıyorlar vicdanlarına. Ateş püskürüyorlar pazar yerlerini, fırın kuyruklarını bombalayan Moskofa. 
İçlerinden biri “her şey incelince kopar evladım” diyor “zulüm ise kalınlaşınca!” 
El hak doğrudur, eyvallah!
Biliyorum eğer biraz daha oturursam, konu halkçılarla demirkıratlara dönecek, dolaşıp gelecek Yassıada müdafaalarına. 
 6 BİN YIL DİLE KOLAY
Burası eski ve köklü bir belde, hani sittin (60) sene derler ya, mazisi sittin asır evveline uzanıyor. Bırakın Bizans’ı, Osmanlı’yı, Hititler’i, Frigler’i görüyor. 
Bir zamanlar Karamanlılar da (Ortodoks Peçenekler) yaşıyormuş aralarında. Grek alfabesi kullanmalarına rağmen Türkçe yazarlarmış. Gelgelelim mübadele ile (1924) itile kakıla yollanmışlar Yunanistan’a. Halbuki Rumca bilmezlermiş, “bizi gavura virmen” diye yalvarsalar da bakılmamış gözlerinin yaşına.
Nitekim Anadolu’daki huzuru bulamamışlar orada. Halen gelip gidiyor, dalıyorlarmış hatıralara. Şu veya bu, kim yaparsa yapsın mübadele bir insanlık suçu. Ulus devlet kuracağım diye insanları sürüp çıkarmaya ne hakkın var ya! İşte bu yanlış politikalar yüzünden yokuz Balkanlarda.  
Düşünün Sille’nin nüfusu 1910’larda 20 binmiş, şimdi 4 bine varıyor anca. Ortodoks’u yollamışsın ama ekonomi çökünce Türkü de tutamamışsın odunda ocağında.
GEÇMİŞE MAZİ
Sille’de antika kiliseler ve tarihî camiler duruyor hâlâ. Selçuklu arayan Selçukluyu buluyor, Roma arayan Roma. 
Evleri yamaçlara yapmışlar, her oda güneş alıyor doya doya. Bükük belli ahşaplar görüyorsunuz, tokmaklı kapılar, kafesli camlar, cumbalar. Eh ellerinde “sille taşı” gibi bir malzeme olunca... Bazıları da butik otel olmuş. Ahşap tavan, ahşap doğrama. Banyo mu? Dolap kapısının ardında. Bence denemeli, insan merdivenleri gıcırdayan bir konakta deliksiz uyku çekilebilir mi acaba? 
Mâlum Konya bozkırdır bozkır olmasına da sulayabilirseniz gümrah bir yeşil bulursunuz karşınızda. Takkacı Suyu, Çay Suyu, Yeşil Efendi (Manastır) Suyu. Karataş, Hereki, Çevrikler, Kavaklı, Nuri Paşa, Veli Paşa, Hacı İsmail Ağa, Sadettin, Hacı Mustafa, Birlüle ve İkilüle çeşmeleri gümbür gümbür akıyor.  Anlayacağınız sudan yana zengin, deresi ve baraj gölü de var ayrıca.  

YİN GARİ
Burada ne yenir. Elbette etli ekmek ama bazlamanın gözlemenin de hakkını veriyorlar. 
Eğer vaktiniz varsa oturun yoğurt çorbasından başlayın, su böreği, dolma, bamya, sütlü, sarma, hoşaf ve pilav gelsin sırayla. Üstüne de bi ev işi baklava. 
Bulursanız eski lezzetleri de tadın, gavinna, calla, mıkla… 
Güzün giderseniz üzüm alın. Dimnit, büzgüllü, kut, gemri, aküzüm, kızıl üzüm, deve gözü, kadın parmağı… Hepsi ayrı renk, ayrı tonda. Hepsi başka kokuyor, hey güzel Allahım (Celle Celalüh) çeşit çeşit rayiha…  
Silleliler misafir seviyor, yedirmekten hoşlanıyorlar. Düğün günü masaları sokağa kuruyor geleni gideni ağırlıyorlar. Tanıdık ya da yabancı olmanız fark etmiyor. 
Hatta arkadaşım anlatmıştı: Bir gün böyle bir düğün sofrası gördüm dayanamadım daldım.“Bak biz kız eviyiz aslanım” dedim “etlerinden koy tabağa!” Yedim bitti, bir daha istedim, sonra bir daha. Sürekli kız evi muhabbetleri yaptım, yarı tehdit kokan bir üslupla. 
Ayrılırken biri kulağıma eğildi “afiyet olsun hemşerim” dedi “bu sünnet düğünüydü ama!” 
NE ALSAM NE ALSAM?
Sille’de unuttuğumuz malları görüyoruz. Mumlar mesela. Boy boy, renk renk, bilseniz ne de çok çeşidini yapıyorlar. Çömlekçilikte de iddialılar. Küpler, testiler, saksılar, tandırlar dizilmiş yan yana. 
Bir zamanlar göbek halıları ile tanınırmışlar. Kök boya ile (Cehri) boyandığından asırlar geçse solmazmış asla. Şimdilerde cehri ağaçları azalmış zaten tezgâh sayısı da düşmüş beşe ona. Silleli hanımlar basma, lefkayıt ve şetari kullanır, fes, çevre, davk, zıbba, altın kuşak yakıştırırlarmış fistan yanına. Etekçe, ferace, çiçekli, sarka, cubba...
Erkekler ise şalvar, çorap, çarık, pabuç,  poşu, yelek, cepken, salta, gömlek giyer, kuşak sarmadan, silah takmadan çıkmazlarmış dışarıya. 
Şirin kasaba bu günlerde düğüncüler tarafından itibar görüyor. Gelinler damatlar kemer köprülerde, ahşap evlerde, Arnavut kaldırımlı sokaklarda artistik pozlar veriyor kayınlara. 
Eğer fotoğrafa meraklıysanız kaçırmayın derim, parmağınız deklanşöre yapışacak âdeta.

İlim edep merkezi

Sille gibi sakin yerlerde insanın vakti oluyor. Oturup diz çökebiliyorsunuz rahle başında. Belki bu yüzden Hacı Hafız Mehmet, Musa Efendi, oğulları Mehmet ve Abdullah Hoca, Hacı Şaban, Ömer Efendi, Ali Uca, Kâtip Ali ve Sakallı Mehmet Efendi gibi alimler ders okutmuşlar burada.  Osman Hâki, Ahmet Şükrü, Osman Hamdi, Hacı Ahmet, Ali Vehbi ve Mehmet Şükrü Efendi gibi hattatlar yetişmiş ayrıca.