BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Spor giyimli yakışıklı bir delikanlı girdi içeri...

Ali hemen cevap vermedi. Sanki sırları deşifre olacaktı. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi de davranamazdı.
 
 
Hasan Dede, bir daha birkaç banknot çıkardı ilave etti.
- Ali’m al! Tam bin elli.
- Çok para! Nereme koyayım?
- Bir dakika Aliciğim!
Telefonu arayıp buldu. Oğlunu çağırdı. Fazla vakit geçmemişti ki uzun boylu, kumral dalgalı saçlı, temiz spor giyimli yakışıklı bir delikanlı içeri girdi.
- Buyur babacığım, bir emriniz mi var?
- Oğlum, bu benim küçük kahramanım Ali. Kahramanım diyorum. Çünkü arabanın çarpıp kaçmasından sonra ilk yanıma koşan ve beni buraya getiren, vakit kaybetmeden ilk müdahele yapılmasına vesile olan yiğit. Detayını sonra anlatırım. Şimdi bu kardeşini evine götür. Bu parayı da annesine bizzat ver. “Antikacı Hasan Efendi gönderdi, guguklu saatin parası” de. Onun pek kıymetli bir antika olduğunu da ilave et, hemen gel. Konuşacaklarımız var. Hadi evladım, yolun açık olsun.
- Peki babacığım. Kardeşime de haber vereyim, sizi yalnız bırakmasınlar. Ben hemen dönerim.
- Tamam, olur.
- Gideceğimiz yer…
- !!!
Ali hemen cevap vermedi. Sanki sırları deşifre olacaktı. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi de davranamazdı. Başını yana çevirdi. Güzel bir genç kız gülümsüyordu. Birdenbire şuuru uyanarak bu kızın bir hemşire olduğunu anladı. Hastaya pansuman yapmak için gelmiş olabilirdi. Vakit kaybetmeden hemen cevapladı:
- Edirnekapı.
- Yakınmış, öyleyse hemen çıkalım?
- “Peki efendim” diyen Ali, Hasan Dede'nin elini öptü, o da gözlerinden öptü.
- Bana bir şey anlatacaktınız!
- Ha, evet evlat, mâşallah unutmamışsınız.
- Çok merak ettim de.
- “Ayaküstü sohbeti” derler ya o türden, kısadan anlatayım. Hemşire hanımefendi de müsaade ederler mi?
- Peki efendim.
- Kültürümüzde, eskiden beri bir meseleyi karşı tarafa daha iyi anlatabilmek için çeşitli misaller verilir. Mesela; hayvanlar, eşyalar konuşturulur, başka şeyler de yapılır… Bu anlatacağım kıssada da melekler konuşturulmuş. Aslında maksat farklı tabii. İnsanoğlu, her zaman olduğu gibi huzur, saadet ve mutluluğu hep hor kullanıyormuş…
Hep şikâyetçi hep bıkkınmış hâlinden ve hayatından…
Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler…
Saklayalım, zor bulsunlar, bulunca da kıymetini anlasınlar…
Zor buldukları için belki belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar tartışmaya…
Mesele oldukça büyükmüş…
Mutluluğu saklamak kolay değilmiş, çünkü…
Kimisi…
“En yüksek karlı dağların en tepesine saklayalım” demiş, kimisi;
“Okyanusunun en derin dibine” demiş.
Taç Mahal'in kubbesi, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere sokakları, şark sofrası… Bir hastanenin yeni doğan bebek odası, dondurma külahı, oyun-eğlence, meyve bahçesi, çiçek tarlası…
Akla gelebilecek pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş…
Derken meleklerden biri:
“İçlerine saklayalım… İnsanların kendi iç âlemlerine…” demiş…
Kimsenin aklına gelmez, kendi içine bakmak…
İşte o gün bu gündür mutluluk, huzur ve saadet insanın hep içinde saklıymış… DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
610652 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/610652.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT