BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bu gece ay farklı, yıldızlar farklı ışıyordu Zülfadl'da!..

Geç saatlerde yorgun, uykusuz oldukları hâlde sevinçleri, heyecanları birbirine karışmıştı...
 
 
Fatıma Hatun “Evet, kendi hayatımız hep iniş çıkışlarla dolu” diye geçirdi içinden, sonra da; “bir türlü kararımızı verememenin tedirginliği içinde değil miyiz? Her gün usta gibi bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikeriz bir tarafa… Bazen de bu yaptıklarımızı; gözümüzü kırpmadan yıkarız çocuklar gibi… Daha doğrusu ‘evcilik’ oynuyoruz, farkında değiliz…” diye devam etti o görünmez dünyasında. Eli işinde, gözü ailesinde, fikri başka diyarlardaydı.
Hayat; “kendin yap, kendin boz” meşguliyeti içinde akıp gidiyor… “Başkaları için yaptığımız, düşündüğümüz müsbet ya da menfi her şey bizi, yani kendimizi inşa ediyor aslında. Unutma ey Fatıma! Oturduğumuz evin güzelliği de, çirkinliği de kendi avuçların arasında… ‘İyi kötü’ hepsi de senin eserin…”
Bu gece ay farklı, yıldızlar farklı ışıyordu Zülfadl köyünün ufuklarında… Küçük Numan büyümüş de küçülmüş gibiydi. Anacığına, babacığına bakarak ortaya öyle bir söz söyledi ki; kimse bir şey diyemedi:
- Kim ne ederse kendine eder…
- Ne dedin Numan’ım!
- İyilik eden, iyilik; kötülük eden, kötülük bulur dedim anacığım.
- Oğlum! Canım evladım benim!
- Anacığım; her insan, yaptığı iyiliği de kötülüğü de hem başkasına, hem kendisine etmektedir.
- !!!
Gece farklı, Koyunlucalı aile ise daha farklı, oldukça hoştu. Geç saatlerde yorgun, uykusuz oldukları hâlde sevinçleri, heyecanları birbirine karışmış gibi göründüğü ak yüzleri; gülücük saçıyordu etrafa.
Lacivert sema ışıl ışıl yıldız kaynıyor… Sanki onlara; “gün doğmadan bakın neler doğacak” der gibi göz kırpıyordu.
              ***
Lacivert gece hoş, mehtap güzel,
Yanık bir sesle okununca gazel,
İnsan bu; dalar gider ötelere.     
Her şey fani, baki kalan Lem-Yezel…
Sabah erkenden kalktı, temiz elbiselerini giyindi, kuşandı, heybesini alıp dışarı çıktığında hafif, serin bir rüzgâr; yüzünü okşayarak; geceden kalma son mahmurluğunu da dağıttı Koyunlucalı’nın…
Gökyüzünün parçalı bulutlu olduğu bir bahar sabahıydı. Eski devirlerden kalma bir taş köprüden geçildikten sonra harman yerlerinin, ahırların boy boy sıralandığı mekâna vardı. Canhıraş çalışanların gayretleri, konu komşunun koşuşturmaları her zaman görmeye alışık olduğu sıradan faaliyetlerdendi. İrili ufaklı bahçelerin arasından akan Çubuk Çayı’nın kıyısındaki zümrüt yeşilliklerde, tombul tombul çocuklar, oğlaklar, kuzular oynaşıyor, eğri büğrü dar patikalardan öbek öbek sürüler geçiyordu… Kaba taştan, çamurdan yapılmış yarı yarıya toprağa gömülmüş küçük pencereli damların bacasından mavi tülden dumanlar; helezonlar çizerek göğe yükseliyor, bulutlara erişme sevdasıyla eriyip kayboluyordu…
Kendi kendine:
“Her sabah uyandığımızda hatırlamamız lazım gelen şey, huzur ve saadetin başka yerde değil, sadece kendi kalbimizde olduğudur. O aradığımız; dışımızda değil, içimizdedir...”
              ***
Sabahın bir başka, akşamın başka.
Zülfadl’ı görenler geliyor aşka.
Sükûnetin bir başka, kelâmın başka.
Havası suyu hoş, merdi bambaşka.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611014 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/611014.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT