BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

TAHRAN-WASHINGTON ARASINDA ARA BULUCU!

Washington yönetimi, Bağdat sefaretinin kuşatılıp, kısmen yakılmasından, bazı kimselerin zorla içeriye girmesinden Tahran’ı sorumlu tuttu. Bu sorumlu tutmadan dolayı da bir zamanlar birlikte çalıştıkları Kasım Süleymani’yi katletti. Söz konusu elçilik, her ne kadar İran’da değilse de yaşanan hâdise, ABD ile İran arasındaki ikinci sefaret krizidir. İlki 40 yıl önce Tahran’da olmuş ve rehine alınan sefaret mensupları 444 gün boyunca elçilikte tutulmuştu. Onların bu azaptan kurtarılmaları, bir Türk uçağıyla İran’dan alınarak hürriyetlerine kavuşmaları devrin Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın devreye girmesiyle olmuştu.

O tarihte Amerikalı rehine sayısı 52 idi. Bundan dolaydır ki maktul Süleymani’nin intikamının alınacağından söz eden Tahran’a cevap veren Trump, vurulacak 52 hedef tesbit ettiklerini dile getirdi. Kötü günleri unutmadıklarını imâ ediyor. O kadar ki kültür merkezleriyle tarihî yerleri de vuracaklarını bile söyleyebildi. Tahran ise günü geldiğinde layık olan cevabı vereceğini söylüyor. Aslında bu olanlar, siyasi bir kan davasından başka bir şey değildir. Kısaca temas ettiğimiz gibi birbirini takip ederek 40 yıl evveline kadar dayanmakta.
Daha öce, yani Humeyni inkılabı yapılmadan ABD ve İran münasebetleri sancılı değil miydi? Hayır değildi. Şah Rıza Pehlevi dönemiydi. Görünüşe nazaran Şah, Amerika için çok kıymetliydi. El üstünde tutuluyordu. Ne var ki ihtilal olup da memleketinden çıkmak zorunda kalınca gidecek ülke bulamadı. Ancak cenazesi, Kahire’de Ahmed Rıfâî Camiî’nin içine defnedildi. Humeyni rejimi, ABD’ye “büyük şeytan” İsrail’e “küçük şeytan” diyor. 1979’da 444 gün süren ilk elçilik işgali bundandı. Hâlbuki devletlerin veya milletlerin birbirleriyle meselesi olabilir. Hatta harp hâli bile yaşayabilirler. Harp hâlinde de sefaretler açıktır. “Elçiye zevâl olmaz.” Sefaret denilen nihayetinde 15-20 insanın çalıştığı yerlerdir. Buralar, her ne kadar ait oldukları devletin toprağı sayılsa da bu telakki veya hukuki tarif, aslında izafidir. Aslı şudur ki sefaretler, konsolosluklar, ataşelikler, bulundukları ülkeye emanettirler. Bir devlet, o misyonun ait olduğu devletle muharebeye tutuşsa bile personelin hayatını korumaya mecburdur. Çok fazla rahatsızlık hissederse en fazla yapacağı, onlardan ülkeyi terk etmesini istemek olabilir. Bu yüzden sefaret işgalleri, sefaret çalışanlarının hayatlarını tehdit etmek, onların yaşadıkları binaları yakmaya veya tahrip etmeye kalkışmanın hiçbir hukukta yeri yoktur. Bunun gibi ABD Başkanı Donald Trump’ın dediği de hukuk ve insanlığın müşterek teamülüne aykırıdır. Her kim yaparsa, hangi maksatla yaparsa yapsın sivil yerlerin, kültür merkezlerinin, tarihî binaların vurulması asla tasvip edilemez. Memleketlerin işgalinde ve harp hâlinde bile bunlar yapılmaz. Başkan Trump’ın bırakınız böyle bir felakete imza atmasını, lafını etmesinin bile makul tarafı yoktur. İran’ın çok önemsediği bir generale suikast yaptıklarını unutamazlar. Katleden tarafın, içi yanan tarafı anlamaya çalışıp susması gerekir.
40 seneden bu yana devam eden bu kan dâvâsının şiddetlenmesinden korkmalı. Şiddetlenir mi? Hem de hiç beklenmedik bir zamanda patlak verebilir. Tahmin ederiz şimdi Amerika’nın ilgili merkezlerinde bin türlü senaryo yazılarak İran’ın “ne zaman, nerede ve nasıl?” vuracağı gereceğe en yakın şekilde tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmanın epeyce bir zaman sürüp gitmesi kolayca tahmin edilebilir.
İran’ın intikam için çılgın vuruşlar yapması, Amerika’nın buna daha çılgın cevaplar vermesi bölgemiz başta olmak üzere dünyaya, üçüncü dünya harbi benzeri bir tahribat yaşatır.
Bu ihtilaf, herkesten önce Türkiye’yi alakadar etmektedir. Kasım Süleymanî’nin öldürülmesinden bu yana Ankara’nın izlediği politika doğrudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer yetkililer sürekli itidal çağrısında bulundular ve bulunmaktalar. Bu, “taşkınlık yapmayın, intikam hissiyle hareket etmeyin, birbirinizi anlamaya çalışın!” demektir. Mademki İran ve Irak’ta yangın var, mademki yakınımızda sonucu bizi de etkileyecek bir kavga ve cinayet yaşanmıştır öyle ise Ankara her iki tarafla da arası iyi olan bir merkez olarak devreye girmelidir. 1979’daki sefaret krizini Başbakan Turgut Özal’ın çözdüğü gibi şimdi de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bunu yapabilir. Konuyu BM’ye taşıyabilir ve BM’den Cumhurbaşkanımız, dışişleri bakanımız veya bir diplomatımızın ara bulucu olarak tayinini teklif edebiliriz.
Kan davaları ailelere de devletlere kaybettirir.
Türkçedeki bir başka deyim de “kanı kanla yumazlar; kanı suyla yurlar/kanı kanla yıkamazlar, kanı suyla yıkarlar” der. Şu alevin sür’atle söndürülmesi ve bölgenin çıra gibi tutuşmaması şarttır. Buranın ve dünyanın selametinedir. Ankara, tarihî bir ara buluculuğu yüklenerek barışa hizmet edebilir.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611613 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/611613.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT