BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

IV DİL MESELEMİZ Lisan giderse millet biter

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook

PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA

Bir milleti ayakta tutan üç mühim unsur vardır: Dil, din, kültür. Bu sacayağının oturduğu taban ise vatandır. Diğer bütün dinî ve millî unsurlar bunlardan meydana gelir. Bu sacayağının birisi elden giderse her şey biter.

Osmanlı’nın yıkılışı ile dinî, lisânî deprem içten olunca, vatan da iç ve dış unsurlarla parçalanma sürecine girdi. Bir anda her şeyimizi kaybetme durumunda kaldık. Dinî reformlar ve harf inkılâbı kültürümüzü temelden sarstı.
Hiçbir millet yeniden teşekkül ettirilemez. Onun köklerinde binlerce yıllık mâzi temelleri vardır. Bunun dışında yapılan her şey aslına rücû eder. Bu geri dönüş, her ricat eden orduda olduğu gibi büyük hasarlar meydana getirir. Kaybolan bazı temel sütunları tekrar inşâ edemezsiniz. Bir şeyler kopmuştur ve telâfisi de imkânsızdır.
Harf inkılâbı ile başlayan süreci, iki temel kurgulama ile dilimizin yönünün nasıl değiştirildiğini anlatmaya devam edeceğiz.
İki hâdise dilimizin değiştirilmesinde çok mühimdir. Birincisi 12 Kânûn-ı evvel 1928’deki Dil Encümeni’nin yürüttüğü 1. İmlâ kılavuzu faaliyetidir. Bu konuya da sonra genişçe temas edeceğiz. Fakat bundan daha önemlisi 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı faaliyetidir.
 
BİRİNCİ TÜRK DİLİ KURULTAYI
Bu toplantıda üç ana başlık vardır. 1.Dilimizin menşei, 2. Türk Dili’nin o günkü hâli, çağdaş ve medenî ihtiyaçları, 3. Türk Dili’nin nasıl gelişeceği ve nasıl çağdaş bir yazı dili hâline getirileceği.
Bu madde başlıklarına bakıldığında bu kurultayın ilmî bir değeri olduğu kanaati hâsıl olur. Fakat bazı gelişmelerle bu kurultay konuşmalarında nasıl ilmî eksiklikler ve nasıl mâziye saldırılar olduğunu görünce üzüntümüz katlanacaktır.
Bu kurultaya 670 kişi katılmış en yüksek sayı ise 238 muallim ve 60 meb’usla diğer çeşitli meslek grupları yer almıştır. Fakat en dikkate değer olanı, iki de lise öğrencisiyle kırk fakülte öğrencisinin bu kurultayda yer almasıdır.
Dikkatinizi çekmek isterim: Böyle bir ilmî kurultaya lise ve fakülte öğrencileri katılıp toplantıları dikkatle takip edebiliyorlarsa, bu insanlar hangi kültürle beslendiler ki bu seviyede bir toplantıda bulunabildiler. Bugün böyle bir toplantıya hangi lise veya fakülte öğrencisini çağırır ve takip ettirebilirsiniz. Posta müdüründen emekli hâkimlere, subaylardan müze müdürlerine kadar bu eski ve beğenilmeyen kültür sahipleri bu kurultayda söz sahibi oldular.
 
ESKİ METİNLERİN OKUNUŞU
Ağırlığını Köktürk Kitâbeleri ve Kutadgu Bilig gibi dünya şaheserlerinden olan bu metinlerin okunuşundaki çok büyük yanlışlar vardır. 8.ve 11. Yüzyıllardan kalan bu metinler maalesef Reşid Rahmetî Arat’a kadar doğru okunamamıştır. Yapılan okuma hatalarına bakınca böyle dil hatalarını bir dilci yapabilir mi diye şaşırmamak elde değildir. Kaldı ki Kudadgu Bilig bile “Kodatko Bilik” diye yanlış okunmuştur. Bir dilciyi hayretler içinde bırakan yanlışlarla sizi bunaltmaya niyetimiz yok, ama bir iki örnekle sizleri de şaşırtmak istiyoruz.
“Ruzini anutmuş yekil sen köle// //Kalı kim şükür kıl kanaat bile” Samih Rif’at, Birinci Türk Dili Kurultayı, Tezler, Müzakere Zabıtları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933, ss 5-7
Birincisi, Kutadgu Bilig’de böyle bir beyit yoktur. Bu beyitin iki ayrı mısraı iki ayrı beyitte geçer. Birinci mısraın doğru okunuşu şöyle olacaktı:” Rûzini anutmış yigil sen küle” ( Allah senin rızkını hazırlamış; gülerek ye! ” Bir mısrada bu kadar fâhiş hatâ… Hayret! Eski metinlerde görülen geçmiş zaman eki hep düzdür ve “ -mış// -miş” şeklindedir. “yekil” kelimesi “ye!” anlamında düşünülmüş ama aslı “yigil” olmalıdır. “Köle”elimesi daha da acâiptir. Eski metinlerde böyle bir kelime yoktur. Metin Uygur harfli metinden incelenmişse Uygur Alfabesinde a,e- ı ,i ve o,u- ö,ü tek sesle verilir. O halde kelimenin e ve i seslerini karıştırmak mümkün değildir. Metinin Arap hurufatlı nüshası esas alındıysa ( Bu konuda bir açıklama yoktur ) e ve i sesleri yine ayrıdır. Bu hatâyı etraflıca açıkladık ki ne olduğu görülsün. Böyle nice hatâlar vardır.
Bizim meşhur Oğuz Kağan Destanı’mız da hep yanlış okunmuştur.
Men sinler ki buldum kağan //Alalının yatağı kalkan// Tamgayis ki bulsun buyan// Gök buru bulsun gıl uran. Doğru okunuş şöyledir: Men sinlerge boldum kagan// Alalıng ya takı kalkan/Tamga bizke bolsun buyan// Kök böri bolsungıl uran.
Metni düzeltmeye kalksanız bir ayrı değişik metin daha çıkar.
 Köktürk metinlerinin meşhur ibareleri de bu yanlış okumalardan nasibini almıştır:” Türk budun eşiydin, uza tanrı basmasar asra yir telinmeser Türk üresin törükin kim artatı.” Doğrusu şöyleydi: Türk Oguz begleri eşiding: Üze Tengri basmasar asra yir telinmeser Türk bodun ilingin törüngin kim artatı. Görüldüğü gibi bambaşka bir metin okunmuş sanki. Bu metni böyle acâip okuyan da Besim Atalay’dır. Besim Atalay bu okumadan daha vahim bir hata yapmış ve “ Uza ne güzel bir kelimedir. Belki de faza ( fezâ ) oradan alınmıştır. Uza Tanrı nihayetsiz Tanrı demektir” ( Besim Atalay Agz. S. 422 )
Bir defa kelime uza değil “ üze “ dir; üstte anlamındadır. Köktürk metinlerinde “u” ve “ü” sesleri aynı işaretle gösterilmez. Bu kelimeyi böyle okumak da çok büyük bir hatâdır.
 
GARİP YAKIŞTIRMALAR
Bu kurultayda Rûşenî Bey “Eski Türkler fevkalbeşer bir kuvvete sahip olan maneviyete tiv ve dev derlerdi. Bunun için Türkçede Tanrının diğer adıda Tiyu’dur. Lâtinler bu kelimeler Diyö şekline sokarak aynı manada kullanır. (Rûşenî Bey Agz.393)
Alın bir garâbet daha. Eski Türkçe hangi kaynakta Tiyu, Tanrı diye geçer. Dîv de zaten Farsça’da “şeytan” demektir.
“Türkler hayatı suyun ve ateşin temin ettiğini görerek her ikisini takdis etmişlerdir. Türkler seyyal manasına olan (akan) ve (okean) (Okyanus kastediliyor) takdis ettikleri gibi ateş manasına olan “ağon” “ oğon” u da uzun zaman Allah olarak kullandılar. ( Rûşenî Bey. Agz, s.393 )
Bu ifadeler de çok yanlıştır. Eski metinlerde bu tip kelimeler yoktur. Divânu Lugâti’t- Türk’te Kutadgu Bilig’de ve etimolojik sözlüklerde bu kelimelere rastlanmamıştır. İşin aslı şudur. Türkçe “u-“ yani umak “ muktedir olmak” diye bir fiil vardır. Bundan “Ugan” ( her şeye gücü yeten. Kadîr ve K âdir anlamlarıyla bir kelime türetilmiştir.
Bu örnekleri saymaya çalışırsak sayfalar yetmez.
“Arap dilinde meleğin aslı me’lektir. Çünkü cem’i melâike gelir. Bu kelimede mim harfi fazladır. Bu harf çıkınca kelimenin mücerret hâli “elek” kalır. ( Rûşenî Bey, Agz. s,393)
Kelimenin mimli hâli “me’lek değil “mel’ek”tir. (el-mel’ekü) (Al- Râid, Cübrân Mes’ûd 1978, Beyrut, Lübnan, c.2,s.146 ) (Al Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân Kurtubî, Mısır, 1967, c., s. 262
Sibeveyh de aslının “mel’ek” olduğunu söyler. ( Zâdü’l- Mesîr Fî İlmi’t_tefsîr, İbnü’l-Cevzî, Dimeşk, 1964c. S.58 )
 Şimdi burada esas mesele “el” kelimesindedir: Rûşenî Bey şöyle der: “El” kelimesi Tevrat’ta Allâh mânâsındadır. İbrânî Lügatinde “el” kuvvet, kudret anlamındadır. Bu ise Türk dilindeki “el” kelimesinden başka bir şey değildir. Çünkü eski devirlerde dünyada tanınmış en büyük kuvvet Türk’ün eli ve Türk’ün yumruğudur. (Rûşenî Bey, Agz. s.395 )
 Böyle bilimsel bir kongrede böyle bir gaf içler acısıdır. Türkçe’de eski devirlerde “el” diye bir kelime yoktur; bu kelime “elig” dir.
 
TÜRK ŞİVELERİNE BAKIŞLARI
Beyler ve hanımlar! Yazıktır ki Türkçeyi bu kadar gayyurâne müdafaa eden Nevâî’nin yazılarında kullandığı dil de Türkçe değildir. Zaten biz de bugün Osmanlıca’ya karşı ithamnâmelerimizi Osmanlı diliyle okumuyor muyuz? ….Mahiyet itibariyle Garp Çağataycası demek olan Osmanlıca….” (Abdullah Battal Taymas, Agz. S.239-240 )     
 Çağatay Türkçesini Türkçe saymayan bir dilci ve Osmanlı Türkçesine Garp Çağataycası diyen bir konuşmacı… Osmanlı Türkçesi Batı Oğuzcasıdır. Osmanlıca diye bir dil yoktur; Osmanlı Türkçesi vardır.
 
HEZEYANLAR
 “Türk’e anayurdunu unutturdu. Hâdimü’l-Haremeynü’ş-şerefeyn diye Arap çölünün taş ve topraktan yapılmış iki beldesinin hizmetçisi yaptı.” (Rûşenî Bey ( Agz, s. 3397 )
“Git vatan Ka’be’de siyaha bürün //// Bir kolun Ravza-i Nebî’ye uzat //// Birini Kerbelâ’da Meşhed’e at //// Kâinâta o hey’etinle görün.”
İşte Türk’e vatan duygularını ilk aşılayan Nâmık Kemâl bile bu şiiriyle Türk’e âhıret koklatmaktan, Türk’ün idealini dünyânın en sefil çöllerine sürüklemekten kurtulamamıştır. ( (Ruşeni Bey, Agz. s. 397 )
 Arap çöllerinin taş ve topraktan yapılmış iki beldesi, Risâletpenâh Efendimizin cilvegâhı (gezinti yaptığı yerler) olan Mekke ve Medîne’dir. Taş yapılardan bir tanesi de Ka’be-i muazzamadır. Dünyanın en sefil çölleri dedikleri yerler bu iki mübarek beldedir. Dünyada bırakın Müslümanları, Hristiyanlar bile böyle bir terbiyesizliği bu beldelere ve Kıblegâhımıza revâ görmediler. Yazıklar olsun. Bizim kutsallarımıza böyle saldıranların neye hizmet ettiklerini anlamak gerçekten zordur.
Nâmık Kemal’in bu şiiri 1880’den önce yazdığı bilinir ve o zaman bu topraklar Yozgat kadar, Edirne kadar bizimdi; bu hezeyan neyin nesidir?
Hani dışından gâyet ma’mur gözüken sözler vardır ki içinde fikir vîrâneleri fikir yıkıntıları saklıdır. Nasıl ki şimdi altında toplandığımız bu şatafatlı ve yaldızlı sarayların tavanları altında vaktiyle en çürük, en kof, en mânâsız kafalar bulunurdu. (Fâzıl Ahmed Bey, Agz, s. 293 )
Dolmabahçe Sarayı 7 Haziran 1856’da tamamlandı. Oradan yolu geçen pâdişâhlar, Abdülmecîd, Abdülazîz, V. Murâd, II. Abdülhamîd, V. Mehmed Reşâd , VI. Mehmed Vahîdeddîn ve son Halîfe Abdülmecîd Efendidir.
 Şimdi bunlar mı en kof, en çürük en mânâsız kafalar. Ayıptır, hiçbir millet târihiyle ve geşmişiyle bu kadar bağlarını koparmamış ve atalarına bu kadar hakaret etmemiştir. Sözün bittiği yer!
 “O münacâtla başlar, arkasından na’at gelir, arkasından kasîde gelir, Daha ne geldiğini huzurunuzda teeddüp edip söyleyemeyeceğim. Şahsî tiryâkîlik başkasının tiryâkîliği tevcih için bir sebep midir?
 Tenkit edilen Dîvân Edebiyâtıdır. Münâcât denilen, Allâhü teâlâya kurtulmak için yakarış şiirleridir. Na’t ise Efendimize övgü şiirleridir. Bunlar şereftir. İnsan bunlardan rahatsız oluyorsa kendisine bir kategori belirlemelidir. Hiçbir Müslüman bunlardan rahatsız olmamış, bilakis zevk almış ve huzur bulmuştur.
Bu makalemizde eldeki müspet evrakla bazı mes’elelere temas ettik. Daha tenkide muhtaç çok şeyler var. Dil konusuna devam edeceğiz inşallah.
(Kaynak: Tebliği sunan Doç Dr. Osman Kemal Kayra , V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara 2004 .c. 1 ss.1753-1773)
 Bir dahaki yazımızda buluşmak üzere esen kalınız efendim.
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
614785 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/614785.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT