BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

DİL MESELEMİZ -III- Alfabelerin köklerinde dinî inançlar var

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
 
Milletlerin alfabelerinin hemen tamamı din kitaplarının alfabesidir. Doğu’da arkaik alfabeler, Batı’da Kiril kökenli Lâtin alfabeler geçerlidir. Slav İncilleri Kiril, diğer bütün Hristiyan İncilleri ise hemen hemen Latincedir. Yani Latince, Hristiyanların hem din dili,  hem de İncil alfabesidir.
 
Mao, tarihi çok derinlere giden Çin’de, Batı Medeniyetine savaş açarken, kendi temel kültür verileri olan alfabe, dil ve takvime hiç dokunmamıştır. Rusya’da Lenin de Stalin de bu temel kültür taşlarıyla oynamamışlardır.
 
Türkler Müslüman olunca Kur’ân-ı kerim alfabesini kullanmaya başladılar.
 
 
Harf İnkılâbı asla sadece bir alfabe değişimi değildir. Bunun böyle olmadığını ilmî delillerle açıklayacağız… Bir taban kültürünün oluşumu 100 veya 200 sene ile sınırlandırılamaz. Türk kültürünün kökleşme süreci şöyledir: MÖ 4-7. asırlar arası ile 10. asırlar birinci dönem ve asıl bozkır kültürü; 10-15. asırlar arası şehirleşmeye geçiş dönemi, son dönem ise beldevî (şehirleşmiş ve yerleşik) dönemdir.
Bir medeniyet kültürle takviye edilmezse, kalıcı olamaz veya medeniyet olmaz. Kültür uyumu diye bir şey asla söz konusu edilemez. Kültür devrimi en belirgin hâliyle Komünist Çin Halk Devrimi olarak görülür. Rus Devrimi ve Mao Devrimi birer kültür devrimi gibi görülmekle birlikte tam da böyle değildir. Mao, tarihi çok derinlere giden Çin’de, Batı Medeniyeti’ne savaş açarken, kendi temel kültür verileri olan alfabe, dil ve takvime hiç dokunmamıştır. Rusya’da Lenin ve Stalin de bu temel kültür taşlarıyla oynamamıştır. Komünizmin asıl hedefi dinler olduğu için, hak olsun bâtıl olsun, bütün dinler yasaklanmıştır.
Çin alfabesi 4000 yıllık bir tarihe dayanır. Dünyanın en zor alfabesi sayılan bu alfabeyi değiştirmek veya kolaylaştırmak bu devrimde hiç gündeme gelmemiştir. Çin’in din gibi kabul edilen Konfüçyüs felsefesi de hiç değiştirilmemiştir. Başlangıcındaki ütopik hukuk ve ekonomi sistemleri giderek kapitalizmin zalim pençesine düşmüş ve adeta karma ekonomiye geçilmiştir. Çin’de takvim asırlardır 12 hayvanlı burçlar takvimidir; devrim ona da dokunmamıştır.
Japonların Batı medeniyeti dairesine girmeyi kabul etmiş olmalarına rağmen, Japon alfabesi ve ilk Japon dili lehçeleri, 5000 yıl önce Korece’den türeyen şekliyle devam etmektedir. Çin’in Kanji denilen harfleri ile Kore kökenli bu alfabe asırlardır kullanılmaktadır. Japonya’da 7 milyon Hristiyan için, İngilizce İnciller de olmakla birlikte bunlar pek kullanılmaz. Yaygın olan Budizm’in çok farklı kolları olup hepsinin de farklı metin kitapları vardır; tek bir kitap söz konusu değildir. Japon İncillerinin dili arkaik Japonca olup halk pek anlamaz.
 
ASIL MESELE LÂTİNCE
 
İncil dili olarak da bilinen Latince, esas Yunan alfabesinin temel alındığı Etrüskçeden gelir. Latinler 26 harfli Etrüsk alfabesinin 22 harfini kabul etmişlerdir. MÖ 7. asırda İtalya’da başlayan bu sistem, son 2 bin 500 yılda devamlı gelişmiştir. Latin alfabesi daha derinlere gidince Sami kaynaklı Fenike, Yunan ve Etrüsk karışımıdır. Latince kilise inancına göre, Matta, İbranice veya Aramice bir İncil yazmış, sonra bu İncil,  Markos İncil’i esas alınarak Yunanca yazılmıştır. Fransız alfabesi Lâtin kaynaklıdır ve İncilleri Latincedir. Yunan alfabesinin ilk şekli Lâtin ve Kirildir. İncilleri Greko-Latindir. Rus alfabesi Kirildir ve İncilleri Kirilcedir. İngiliz alfabesi Latincedir ve İncilleri Latincedir.
Tevrat ve Zebur İbranice yazılmıştır. Tevrat’ın Aramice olduğu da söylenirse de genel kanaat İbranice olduğudur. Güneyde kullanılan İbranice, 1948’de kurulan İsrail Devleti’nin resmî dili olmuştur.
Kiril ve Methodist MS 9. Asırda Selânik’te doğmuş iki kardeştir. Bizans asıllı bu Yunan iki kardeş Glogolitik (Kiril alfabesinden önceki Slav alfabesi) alfabeyi geliştirmişlerdir. Ortodoks Kilisesi’nde bu iki kardeş Havariler gibi anılır.
NE ANLATMAK İSTİYORUZ?
 
Bütün bu bilgileri ansiklopedik malumat olsun diye vermedik. Dikkat edilmesi gereken husus şudur: Milletlerin alfabelerinin hemen tamamı din kitaplarının alfabesidir. Doğu’da arkaik alfabeler, Batı’da Kiril kökenli Lâtin alfabeler geçerlidir. Slav İncilleri Kiril, diğer bütün Hristiyan İncilleri ise hemen hemen Latincedir. Yani Latince, Hristiyanların geçerli muharref (bozulmuş dinlerinin) hem din dili, hem de İncil alfabesidir.
 
TÜRKÇE İLK KUR’ÂN-I KERİM TERCÜMELERİ
 
Türkçede ilk satır-altı Kur’ân-ı kerîm tercümesi Karahanlılar (10. yy) dönemine aittir. Bu eser “Türkçe İlk Kur’ân Tercümesi” adıyla 2000 yılında Aysu Ata tarafından Türk Dil Kurumu Yayınları 845 numara ile bilim âlemine sunulmuştur. Bu kitabın aslı da maalesef Manchester John Rylans nüshasıdır. Sultan IV. Mehmed’in isteğiyle Ayntablı Mehmed Efendi Hıdır bin Abdurrahmân’nın tefsirini Türkçeye çevirmiştir. (1698)
 
“HUZUR DERSLERİ”
 
Namaz ve Kur’ân-ı kerîm dışında din eğitiminin Türkçe yapıldığının en büyük delili, ramazân-ı şerîflerde padişahın huzurunda yapılan tefsir dersleridir ve buna “Huzur Dersleri” denirdi. Osmanlı sarayına has olan bu dersler, bir mukarrir (dersi anlatan)  tarafından icra edilir ve talipler (sonradan muhatap) dersi takip ederdi. Muhataplar üç gruba ayrılırdı: Mübtedîler, evsatlar ve mükemmellerdir. Mübtedilere çırak mollalar, (asistanlar) evsada müderrisler, mükemmellere ise rasihler (dinî konularda mütehassıs olan) ders verirdi. Derslerde Kâdî Beydâvî’nin “Envârü’t-tenzîl” ve “Esrârü’t- te’vîl” adlı meşhur tefsiri okutulurdu. Mübtedilere ilk derste Molla Efendi “Te’allem yâ fetâ fe’l cehlü ‘ârun- velâ yerdâ bihî illâ hımârun” (Oku ey genç cahillik utanılacak bir şeydir. Cehaleti isteyen ancak eşektir) der ve bu gruba dersler tamamen Türkçe olarak verilirdi. Bu sözün Hazret-i Ali (kerremallâhü vecheh) efendimize ait olduğu söylense de kelâm-ı kibar olduğu daha yaygındır. Diğer gruplara dersler Arapça-Türkçe karışık verilirken ağırlık Arapçaydı. Mükemmellerin dersleri yalnız padişah huzurunda Arapça olarak yapılırken bu gruba mukarrir konuları mülâhazalara da açardı. Sultan III. Mustafa döneminde mutad hâle gelen bu dersler, bir rivayete göre Emir Sultan tarafından  Bâyezid  Han’ın huzurunda verdiği derslerle başlamıştır. Bu dersler son Halife Abdülmecîd’in huzurunda 1924’e kadar okunmuş ve sonra kaldırılmıştır. Kayıtlarda tefsirin ilk dersinde mukarrir “Ey îmân edenler, kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şâhitler olarak adâleti gözetin” (Nisâ sure-i celîlesi-4 / 7135) âyet mealini okurdu.
14. ve 15. asırlarda ağırlıklı tasavvuf eserleri hemen tamamen Türkçe yazılmıştır. Osmanlı Devleti’nin dili de Türkçeydi. Bu dil, göçer Türkmenlerin lisanından tabii ki farklıydı. Osmanlının dilini ve Türklüğünü unuttuğu veya unutturduğu asılsız bir iddiadır. Kayılar, Oğuz’un en seçkin koludur. Osmanlı, Kayı soyunu hiç unutmamıştır. Göçer Türkmenler çobanlık yaptıkları için daima yaylalara göçerlerdi. Elbette saray ile birtakım ihtilaflara düşmüşlerdir. Dilleri kısıtlı göçebe Türkçesi olan bu Türkmenler, sade ve coşkulu bir dille “Halk Edebiyatımızın” nice eserlerini vermişlerdir.
 
DİN-DİL MÜNÂSEBETİ
 
Türkler Müslüman olunca Kur’ân-ı kerim alfabesini kullanmaya başladılar. Selçukîler şehircilikte ileri gitmelerine rağmen edebî esreleri “Eski Anadolu Türkçesi” ile verilen Tasavvufî Türkçe basit eserlerdi. Osmanlı ise gerek şehircilik ve gerekse güzel sanatlarda tam bir zirve yapmıştır. Her iki devletin altyapısı Türkmenlerden oluşmuştur. Kayı, Dodurga, Kınık Karluk vs. Türk boyları içinde Kayılar hem cihadı hem de devleti düşündüler. Cihat ruhu olmasaydı, göçerlikle Osmanlı Devleti asla kurulamazdı. Göçer kökenli olan Kayı Beyi Osman Gazi, kurduğu aşiretten gelişmiş devletle, sosyoloji tarihinin belki de en büyük devrimini gerçekleştirerek bir şehir ve kültür medeniyeti kurmayı başarmıştır.
Gerek ilk satır-altı tercümeler, gerek Huzur Dersleri bize şunu anlatmaktadır: Herkes âlim değildir ve anlayışlar değişiktir. O hâlde ona dinini anlayacağı şekilde anlatmak tebliğdir. Efendimiz “İnsanlarla akıllarının alacağı şekilde konuşun” buyurmuyor mu?
Risâletpenâh Efendimizin görevi hidayet değil tebliğdir. Kur’ân-ı kerîm Arapçadır. Lâ teşbih bugünkü İncil’in aslı değiştirilerek Latince yapılmıştır ama bunu Hristiyanlar hiç garipsememişlerdir. Mübarek kitabımızın dili de hikmet-i rabbâniye cihetiyle ve hiç değişmemiş olarak Arapçadır ve aslı hiçbir dile dönüştürülemez.
Genişleyen İslâm coğrafyasında Müslümanların sayısı yaklaşık 2 milyarı bulmuştur. Ana dili Arapça olmayan ve bu dili bilmeyen insanlara tebligatı kim, hangi dille yapacaktır? Tebliğ bir Nebî veya Resûl işi ise, Hâtemü’l-enbiyâ (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimizden sonra bunu kim veya kimler ve en mühimi hangi dille yapacaklardı?
Efendimiz bütün insanlara gönderildi. “Biz seni, bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” (es-Sebe-28) Efendimiz tebligatını tabii ki Arapça yaptı. Gelen âyetleri Efendimizden başka hiçbir Sahabi açıklamadı. Buna yanaşmadılar bile. Çünkü onu ancak Efendimiz anladı. Giderek birçok kavimden Sahâbî oldu ve bunlar kendi kavimlerine bu mübârek kelâmı kendi dilleriyle tebliğ ettiler. Bir rivayette Korkut Ata “korkgutguçi” (nezîr) idi. Türklerden ilk Sahâbî bazı kayıtlara göre Bügdüz Emen idi.
Eğer Eshâb-ı kirâm efendilerimiz birtakım konularda -farz-ı muhâl- ihtilâfa düşselerdi, bize hangi rivayet aktarılırdı. Veya biz hangi cesaretle tevîl, tefsir veya bir yoruma kalkabilirdik. Kur’ân-ı kerim ne dediyse Risâletpenâh Efendimiz bize hep onu aktardı. O anladı, o aktardı. Âyette mealen şöyle buyurulmuş: “Sana kitabı özellikle ayrılığa düştükleri konularda onları aydınlatman için indirdik.” (e’n-Nahl-64 )
Peki,  biz bu tertemiz dini, hangi silsile ile ve hangi kaynaklardan öğrenecektik? İşte delili: “Ümmetimin âlimleri İsrâîloğullarının peygamberleri gibidir.” (Râzî,  Tefsîr, VIII-302 Keşfü’l-hafâ II-64 ve diğer delil) , “Âlimler nebîlerin vârisleridir.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd, îbn Mâce, Ahmed bin Hanbel, Ebu’d-Derdâ rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn rivayetiyle.)
Kimdir o âlimler? Efendimizden sonra emir ve nehiy işini yapacak olan âlimlerin vasıfları nelerdir? Bu işlerde kaynaklar kesinlikle “nass-ı katı’’ (Âyet ve Hadîsler) ve icmâ’ ile sabit olan delillerden yola çıkan, sonradan zahir olan ihtilâfları bu deliller ışığı altında, kıyasla ictihâd eden müctehid imâmlar ve onlara tâbi’ olan râsihlerdir. Kim bunun aksi bir davranışta bulunursa büyük bir dalâlet içindedir. Arapça bilmek tefsîr için yeterli olsaydı, Eshâb-ı kirâm hazerâtından daha yetkili kim olabilirdi? Ama bundan ateşten kaçar gibi kaçtılar. O mübarek insanların usûlü, Risâlet yoluyla yapılan teblîğ-i evvelin aktarılmasıdır.
 
KİTABI ANLAMAK İÇİN FIKHA YÖNELDİLER
 
İşte bu yüzden atalarımız bu kitabı anlamak için korkgutguçıların (mübelliğlerin) delâletiyle satır-altı Kur’ân tercümelerini yapmışlardır. Bundan hareketle bu dini öğrenmenin aslî yolu olan fıkıh derslerine yönelmişlerdir.
Din ilimlerinin ıstılâhât-ı fıkhiyye ve-lilmiyyesi (fıkıh, hadîs, tefsir ve kelâm ilmi terimleri) vardır ve özeldir. Bu mükemmel bir ilim dilidir… 
Gelecek yazımızda aynı konuya devam etmek üzere esen kalınız efendim…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
614288 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/614288.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT