BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Materyalist İlahiyatçılar Tuzakta İsrâ ve Mi’rac Gerçeği İnkâr Edenler ve İnanan Mü’minler

Dr. C. Ahmet Akışık
Facebook
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Peygamber olarak yüce Allah’tan aldığı tek ilâha imanı öngören İslam’ı tebliğ ediyordu. Ancak toplum, müşrik idi, çeşitli putlara tapıyordu. Önce 3 yıl ev ziyaretleri ve sohbetleri yoluyla da’vet, gizli oldu. Müslümanların adedi belli bir sayıya ulaşınca, Ömer b. Hattab ile da’vet, gizlilik sürecini tamamlayarak açıktan yapılmaya başlandı. Müslümanlar gittikçe çoğalıyorlardı. Buna karşı, putperestlerin itiraz ve dirençleri de artıyordu. Özellikle fakir ve kabile açısından güçsüz olanlar, maddi saldırı ve eziyetlere maruz kaldılar. Bu durum karşısında geçici bir çözüm olarak Müslümanlardan bir kafile Habeşistan’a gönderildi.
 
Mi’rac’tan önceki ortam
 
Puta tapanlar, tek ilâha imanı bir türlü kabul etmiyorlardı. Atalarının küfür olan inançlarını devam ettirmekte o kadar ısrar ediyorlardı ki, kendilerine dünya ve âhiret için kurtuluş iksiri sunan yüce Resûl’e eziyete başlamışlardı. Geçtiği yollara diken dahi döşüyorlardı. Fakat Müslümanların adedi de olağanüstü bir şekilde artmıştı. İleri gelen Mekke Müşrikleri, sonunda Peygamber’in büyük hâmisi amcası Ebû Tâlib’e başvurup yeğenine mâni olmasını istediler. Fakat hikmet gereği Ebû Tâlib, iman etmemesine rağmen, doğruluk ve dürüstlüğüne inandığı ve güvendiği yeğeninin tarafında yer aldı ve ona arka çıkmaya devam etti.
“Bi’set”in (Peygamberliğin gelişinin) 10. Yılında Amcası Ebû Tâlib, vefat etti. Bir müddet sonra onu her bakımdan destekleyen, vefakâr ve sâdıka hanımı Hazret-i Hadice, dünyaya veda etti. İlk vahyin gelişinde onu müjdeli haberlerle ilk teselli eden ve ona ilk iman eden Mekke’nin asalet timsali o mübarek hatun, olmuştu. -Dünya, geçici barınma yeri, esas kalınacak mekân, elbette Ahiret yurdu!- İslam tarihinde bu yıla Hüzün Yılı denildi.
Mekkeli kâfirler, hakaret, baskı ve işkencelerini iyice artırmışlardı. Peygamber efendimiz, bütün bunlara göğüs geriyordu. Bir gün azatlı kölesi Zeyd b. Hârise’yi yanına alarak yaya olarak Bi’set’in 10. Yılı sonunda Tâif’e gitti. Orada bir ay İslam’ı tebliğ etti. Putlara değil, bir olan Allah’a iman etmelerini söyledi. Kendisinin Peygamber olduğunu duyurdu. Fakat Tâifliler, dinlemeleri şöyle dursun, yüce Peygamber’e hakaret ederek Zeyd ile birlikte onu taşa tuttular. Mübarek bacakları kan içinde kaldı. Cebrâil aleyhisselam geldi, ya Resûlallah, hepsini helâk edeyim mi, buyurdu. O âlemlere rahmet olarak gönderilen şefkat ve merhamet peygamberi, şu cevabı verdi: Hayır, ben onların helâk olmasını istemem. Belki içlerinden Müslüman nesiller gelir “Buhârî’den naklen: M.A. Köksal, İslam Tarihi”.
İbretlerle dolu bu Tâif yolculuğunun sonunda bir bağ kenarında oturup dinlenirlerken, bağın bekçisi Addâs isimli bir köle, onlara üzüm ikram etti. Rahmet Peygamberi aleyhisselâm, “besmele” çekerek yemeye başladı. Bunu duyan ve gören Hristiyan Addâs ile Peygamberimiz arasında sıcak bir sohbet başladı ve neticede Addâs Müslüman oldu.
 
Ümm-i Hânî’nin Evi
 
İki sâdık dost, yaralı vaziyette Mekke’nin yolunu tuttular. Mekke nerede, Tâif nerede? Rabbinden istese neler olmazdı? Fakat mütevekkilâne karanlıkta şehre girdiler. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yoktu. Birkaç ay, Mekke’de çok sıkıntılı günler geçirdi. Bir gece (Bi’set’in 12. Yılında Receb ayının yirmiyedinci gecesi) amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümm-i Hânî’nin Ebû Tâlib Mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zamân îmân etmemişti. “Kimdir o?” dedi.
Resûlullah: “Amcan oğlu Muhammedim (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem). Kabûl edersen, misâfir geldim” buyurdu. Ümm-i Hânî, memnuniyetle dedi ve içeri aldı. Hemen bir hasır, leğen ve ibrik verdi. Gelen misâfire ikrâm etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev sâhibi için büyük yüzkarası olurdu. Ümm-i Hânî düşündü. Bunun Mekke’de düşmanları çoktur. Hatta onu öldürmek isteyenler bile var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar Onu gözeteyim, dedi. Babasının kılıncını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, afv dilemeğe, kulların îmâna gelmesi, se’âdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O ânda, Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâm’a: “Sevgili Peygamberim çok üzüldü. Mubârek bedeni ve nâzik kalbi çok incindi. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbir şey düşünmüyor. Git! Resûlümü getir! Cennetimi, Cehennemimi ona göster.” buyurdu. Ahiret şartları içinde (dünyadaki her türlü sebep, bağlantı, zaman ve mekân ortadan kaldırılarak) İsrâ ve Mi’rac başladı.
 
İslam dininde Mi’rac
 
İsrâ ve Mi’râc, Peygamber efendimizin mu’cizelerindendir. “Bi’set”in 12. Yılında vukû bulmuştur. İsrâ, “abd/ruh ve beden kul”un gece yürüyüşü demektir. Mekke’den Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi âyetle sabittir (İsrâ’,1). Mi’râc ise merdiven ve semaya yükseliştir. Hadislerle açıklanmıştır. Bu konuda 32 Sahâbiden rivâyet bulunmaktadır (M.A. Köksal, İslam Tarihi, 12. Bi’set Yılı).
Akâid kitaplarında Mi’râc. Mi’râc haberi, haktır/gerçektir. Onu reddeden, itikâden sapık bir bid’atçıdır. (İmâm-ı A’zam “ö,150/767”, el-Fıkhu’l-Ekber)
Mi'rac haktır. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, İsra ile (geceleyin) yürütülmüştür. Uyanıkken bedeni ile Mi'rac'la semavâta yükseltilmiştir. Daha sonra da yüce Allah'ın dilediği yüceliklere çıkartılmıştır. Allah, ona dilediği ikramlarda bulunmuş ve vahyettiği şeyleri vahyetmiştir. Kalp gördüğünü yalanlamadı “Necm,11”, dünyada da, âhirette de Yüce Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. (Ebû Ca’fer Tahâvî, “ö.321/933”, Akâid-i Tahâvî)
Nasları (âyet ve hadisleri) reddetmek, küfürdür. (Necmeddin Ebû Hafs, “ö.537/1143”, Akâid-i Nesefî)
Mütevâtir ve meşhûr, haberlerle mensûstur. Mi’râc-ı Resûlillah, yalnız O’na mahsustur. (Sirâceddin, Evşî, “ö.575/1180”, Emâli Kasidesi)
Hadislerde Mi’rac. Bana Burak getirildi. Ona binip Mescid-i Aksa’ya geldim. Orada iki rek’at namaz kıldım (Muslim, İman 76).
Ben, Mekke'de iken evimin tavanı ansızın yarıldı. Cibril aleyhi's-selâm indi. Göğsümü yardıktan sonra onu zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân ile dopdolu olan ahundan bir leğen getirdi de onu göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapattı. Sonra elimden tutup beni dünya semasına doğru çıkardı. Dünya semasına (yere en yakın olan gök’e) vardığımda Cibril, o semanın bekçisine:
- Aç, dedi. (Melek) Bekçi: - “Kimdir o?” dedi. - Cibril'dir, dedi. - Beraberinde kimse var mı? dedi. - Beraberimde Muhammed vardır, dedi. - O'na (gelsin diye) haber gönderildi mi? dedi. - Evet, dedi.
Kapı açılınca dünya semasının üst kısmına çıktık. Bir de gördüm ki, bir kimse oturmuş, sağ tarafında birtakım karaltılar, sol tarafında da birtakım karaltılar var. O kimse, sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyor. O zât:
- Merhaba (hoş geldin) sâlih Peygamber, hoş geldin sâlih oğul, dedi. Ben Cibril'e: - Bu kim? diye sordum. - Bu, Âdem Peygamber'dir. Sağında, solunda olan bu karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağında olanları cennetlikler, sol tarafında olan bu karaltılar da cehennemliklerdir. Sağına bakınca güler, sol tarafına bakınca ağlar, dedi.
Bu, çok uzun bir hadis-i şeriftir (Bk. Buhârî, Salât 1).  
Hadiste İdrîs, Mûsâ, İsâ ve İbrâhîm’in – aleyhimü’s-selâm – bulunduğu katlara uğranılmıştır.
Bu yolculukta Cibril-i Emîn, belli bir yere kadar arkadaşlık etmiş, ondan sonra Peygamber aleyhisselam, şerefli ve emsalsiz yolculuğa yalnız başına devam etmiştir.
Melekler ve Peygamberler, “Sidretü'l-Müntehâ”ya kadar ulaşır ve orada dururlar. Ancak Hazret-i Peygamber, Mi’rac’da o makama “Refref”le ulaşmış ve çeşitli ihsanlara kavuşmuştur. “Refref” bütün ufku kaplayan bir “Yaygı” ve yükselme aracıdır.
Cennet ve Cehennem gösterilmiştir.
Mü’minlerin Mi’racı, beş vakit namaz farz kılınmıştır (Buhârî, Salât 1).
Bütün peygamberler, kendisine  arz edilmiştir (Muslim, İman 76).
 
Mekkeli kâfirlerin İsrâ ve Mi’râc’a itirazı
 
Peygamber Efendimiz, İsrâ ve Mi’râc hadisesini Mekkeli kâfirlere duyurmak için Ümm-i Hânî Hatun’un evinden çıktı. Mekkelilere: “Kudüs’e Mescid-i Aksa’ya gittiğini” söyledi. Mekkeliler şaşırdılar, -Hazret-i Peygamber için- aklını şaşırmış dediler. Bir aylık bir yol, bir gecede nasıl gidilir ve gelinir, dediler. Hayatında yalan söylediği duyulmamış sâdık bir Peygamberi âdeta soru yağmuruna tutarak, denemek istediler. Mescid-i Aksa ile ilgili çeşitli sorular sordular. Hepsine doğru cevap verince ve doğru bildikleri Ebû Bekir de Peygamberini tasdik edince, tamamen şaşırıp kaldılar. Ne yapacaklarını bilemediler. Sonunda “bu apaçık bir sihirdir” dediler ve iman etmediler.
(Konu, geniş şekilde anlatılmakta ve yüzlerce kaynak verilmektedir: Bk. M.A. Köksal, İslam Tarihi, 12. Bi’set Yılı )
 
Materyalist İlâhiyatçıların Mi’rac’ı reddetmeleri
 
Peygamber Efendimizin birçok Mu’cizesi gibi İsrâ ve Mi’râc mu’cizesi de tamamen dünya hayatına mahsus her türlü sebep, bağlantı, zaman ve mekân gibi unsurlar kaldırılarak Ahiret şartları içinde gerçekleşmiştir. Ahiret hayatı, cennet ve cehennem ehli için saat, gün, ay ve sene gibi bir zaman dilimi yoktur. Sonsuzluk vardır. Cennet ehlinin bütün istek ve arzuları, çalışmadan ve zahmet çekmeden “sebebe yapışmadan” hemen karşılanmaktadır. Sebepleri yaratan da kaldıran da O’dur, yüce Allah’tır. Hazret-i Nuh, İbrâhim, Mûsa ve Muhammed aleyhimü’s-selam elinde görülen mu’cizeleri, o peygamberlerin kendileri mi yarattı? Kâfirler, öyle zannettikleri için iman etmediler. Onun için “sihirdir” dediler. “Kur’an’dan başka mu’cizesi yoktur” diyen Modernist ve Materyalist ilahiyatçılar da kâfirler gibi aynı şekilde düşünüyorlar. Yüce Allah’a ve sıfatlarına böyle mi, inanıyorlar? Bu iman, Müslümanların imanı değildir. Her şeyden önce batıl inançlarını formatlayıp “Allah’a Müslümanlar gibi inanmaları tavsiye edilir”. Bilsinler ki, peygamberlerin mu’cizelerini ortaya koyan, yaratan ancak ve ancak her şeyi yaratan Allahü teâlâdır.
Ana rahmindeki cenine/çocuğa, gözünü, kulağını, beynini, kan dolaşımını, sinir sistemini ve sonunda ruhunu veren annesi midir? Böyle mi, inanıyorlar? Sonra bir çiçeğin tomurcuğundan çıkışını o çiçeğe mi, bağlıyorlar? Bu nasıl Allah’a imandır? Bu inancın, dine ve Allah’a inanmayan materyalist “Aydınlanma” görüşünden ne farkı vardır?
Materyalist İlahiyatçılar, şu âyetleri de hiç görmediler mi?
İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfe (sperm) (sonra alâka ve mudga dönemlerin)den (geçirerek) yarattığımızı görmedi (bilmedi) mi ki, şimdi apaçık bir hasım (düşman) kesildi? (Yâsîn,77)
Hâlbuki (mutlak kudret sahibi Allah,) sizi ve amellerinizi/işlerinizi O yaratmaktadır (Saffât,96).
Allah’ın ilmi/bilgisi olmadan meyvelerden hiçbiri tomurcuklarından çıkmaz, hiçbir dişi, hamile kalmaz ve doğurmaz (Fussılet,47).
Hiçbir yaprak düşmez ki, Allah, onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın (En’âm,59).
Gökleri ve yeri yaratan (Allah), onlar gibisini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette olur. Çünkü O, her şeyi yaratandır (ve) her şeyi hakkıyla bilendir (Yâsîn,81).
(Yüce Allah) bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri sadece, o şeye “Ol” demektir. O da hemen oluverir (Yâsîn,82).
İsrafil Balcı ve Mustafa İslamoğlu. Mi’rac’ı inkâr konusunda videoları bulunmaktadır. Mi’rac mucizesini maça benzeterek âdete düet yapmaktadırlar. Hiç ilgisi olmayan âyetleri delil getirerek batıl görüşlerine dayanak aradıkları görülüyor. 1400 yıllık milyonlarca kaynaktan oluşan Tefsir ve Hadis Külliyatı bir tarafa bırakılarak, İslam düşmanı Misyoner Oryantalistlerin batıl görüşleri doğrultusunda kin ve buğuzlarını kusuyorlar. Fakat Necm suresindeki Mi’rac ile ilgili âyetler, o âyetlerle ilgili hadisler, İmam-ı Mücahid, Abdurrazzak ve Taberi’den Te’vilât-ı Mâturîdî, Beydâvî, Celâleyn ve Ebussuûd Efendi’ye varıncaya kadar meşhur yüzlerce Tefsir uleması ile yine başta Buharî ve Müslim olmak üzere meşhur yüzlerce Hadis imamı, Resûlüllah’ın İsra ve Mi’rac Mucizesini ikrar ve tasdik etmektedirler.  
 M. Hamidullah. “İslam Peygamberi” eserinde yüzlerce hata, yanlış ve iftira bulunmaktadır. Bunlardan biri de Mi’raç’tır. Mi’rac’ı gerçek değil, bir hâl/ruh hâli olarak nitelendirmektedir. Bu yanlış görüşüne temel teşkil edebilmek ve İsrâ ile ilgili âyet delilini devreden çıkarabilmek için âyette açıkça beyan buyrulan Mescid-i Aksa, Kudüs’te değil, göklerdedir, demiştir. Sonra o zamanlarda Kudüs’te Mescid-i Aksa yoktu, yalanına sığınmıştır. Fakat burada telâfisi mümkün olmayan bir hata yapmıştır. İlk zamanlar, Müslümanların kıblesi, Mescid-i Aksa idi. Bu âyetlerle sabittir (Bakara,144-145). Olmayan bir yer, kıble edinilir mi? Mescid-i Aksa’nın tarihine bakıldığında tâ önceki peygamberlerin zamanlarına dayandığı görülmektedir.
 
 
Hadis Münkirlerinin hiçbiri, Mi’rac’a inanmaz.
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616522 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/dr-c-ahmet-akisik/616522.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT