BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Değerlerimizi niçin taşıyamıyoruz?

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Doç. Dr. Mustafa ŞEKER
 
Yıldız Teknik Üniversitesi
Eğitim Fakültesi
sekeroglu2003@gmail.com
 
 
Gerçekten Talas, Malazgirt, Miryokefalon, Niğbolu, Kosova ve Mohaç ne demekti? Ne için yapıldı? Bu, sadece toprak kazanma veya koruma kavgası mıydı? Bayrağına ve namusuna saldıran yüz binlere karşı canıyla ve malıyla mücadele eden o kutlu ve mübarek insanlar, hangi yüce davayı korumak için bunu yapmışlardı?
 
Ülke olarak birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyacımız olan bir dönemden geçiyoruz. Yol uzun ve meşakkatli, çeşitli tehlikelerle dolu, düşman ise çetin ve amansız... Bir de bize benzeyip bizden olmayan dost görünümlü düşmanlar var ki onların içeriden verdiği zayiatlar, görünen düşmanın verdiği zararlardan katbekat daha fazla olabiliyor. Bütün bunların yanında insanın içinde gizli olan ve onu parmağında oynatarak istediği kalıba sokmak için gece gündüz boş durmadan mücadele eden düşmanlar da vardır.
Bu yüzden ecdadımızın asırlarca şiar edindiği esasları tekrar hayat düsturu hâline getirme hayalimiz, bitmeden büyümeye devam etmelidir. Gücünü ecdadından, ruhunu inancından ve dava şuurunu büyük zatlardan alan yüce Müslüman Türk milletinin yapacağı çok işler vardır. Tarihte birçok devlet kurmuş olan Türk milletinin dava aşkı hiç tükenmemiş, her ne kadar zaman zaman duraksamış olsa da inancından ve kültüründen aldığı kuvvetle "küllerinden yeniden doğarak" asaletini ve canlılığını her zaman diri tutmayı bilmiştir.
Bu topraklar; derdin, elemin, kederin ve inancın mayasıyla yoğrularak vatan hâline getirilmiş, uğrunda yüzbinleri feda ederek kıyamete kadar tapusu kanla mühürlenmiş medeniyetler beşiği bir coğrafyadır. Bu toprakları vatan yapansa kültürümüz, inanç yapımız, gelenek, görenek ve âdetlerimiz, tarihimiz, kılavuz şahsiyetlerimiz ve bizi biz yapan değer yargılarımızdır. 
İnsanı kıymetli kılan vicdanı, toplulukları millet yapan ise geçmişten alarak ileriye taşıdığı değer yargılarıdır.
Büyük ve kadim medeniyetler kurmuş olan Müslüman Türk milleti tarih boyunca sürekli bir ideal ve hedef uğruna çalışmış, kendi mutluluğunu hep başkalarının mutluluğuna adamıştır. Bunu yaparken de kendi rahatını düşünmeden devamlı koşuşturmuş, yerine göre baş, yerine göre de can vermiştir. Derdi sadece kuru bir cihangirlik kavgası olmayan, Yaradan'ın bütün kullarını gözeten, bunun için de gecesini gündüzüne katan bu kutlu insanların derdi neydi acaba? "Gel ateşte yanma sen de saadet güneşinden nasibin olan ışığı al, ebedî felakete düçar olma" diye kendini tehlikeye atanların davasını bugün hakiki manada sahiplenebildik mi? Peki, bu İlay-ı Kelimetullah davasından bugün ne kaldı? Dini için can veren, bu uğurda her şeyinden vazgeçen o mübarek insanların hayatları pahasına bugüne taşıdıkları neydi acaba? Irzını, namusunu, şerefini ve sahip olduğu değerleri hayat prensibi hâline getirmiş kutlu insanların bıraktıklarından bugüne ne kaldı?
Gerçekten; Talas, Malazgirt, Miryokefalon, Niğbolu, Kosova ve Mohaç ne demekti? Ne için yapıldı? Bu, sadece toprak kazanma veya koruma kavgası mıydı? Bayrağına ve namusuna saldıran yüz binlere karşı canıyla ve malıyla mücadele eden o kutlu ve mübarek insanlar, hangi yüce davayı korumak için bunu yapmışlardı? 
Evet... Yaşamak neydi? Ne için yaşanır ne için ölünürdü?
Bir ahiret saniyesinin eşit olduğu 80 dünya senesini bile dolduramayan, eğlencenin bin türlüsünü keşfederken mutlu olmanın şifresini bir türlü bulamayan insanoğlu için yaşamak neydi gerçekten?
Bugün mazlumlar, gözyaşı dökerken sahilde mutlu görünmeye çalışan fakat hakiki mutluluğun aslında vermek olduğu gerçeğini kabullenemeyenler, hakikatte verdiklerinin kendisine ait olduğunun ne zaman farkına varacak acaba?
Gözü önünde güz yaprakları gibi her an bir sevdiğini kaybederken onlara bir Fatiha bağışlamayı hatırına bile getirmeyen, “ölenle ölünmez deyip daha mezarlık dışına çıkar çıkmaz her şeyi unutan” canlardan nefsiyle verdiği mücadeleyi kazanan kaç kişi var acaba?
Her şeyi değiştirebileceğini iddia eden insanoğlu, kederleri sevince, üzüntüleri mutluluk gözyaşlarına, hüzünleri huzura çevirecek gücü niçin kendinde bulamaz? Üstelik canından bir parça olarak gördüğü kardeşi için bile iyilik yapma hazzını duyurmayan azgın nefsinin elinde bir oyuncak olduğunun farkına varamayan çaresizlerin içine düştüğü acınası durumun tercümesini sağlıklı biçimde yapabilecek olan var mı? Sen aslında senden olmayan bir düşmanın esiri olmamak için niçin birazcık da olsa harekete geçmek istemezsin?
Bir imtihan sofrası olan bu âlemde iki üç gün rahat yaşayıp ebedi âlem için bir azık hazırlamayı hatırına getiremeyen insanoğlu, günün birinde keyfinin de huzurunun da kaçacağını, aslında varlığının başkalarının varlığı ile bir bütün oluşturduğunu düşünmez mi?
Kendinden önce başkasını düşünen, bu uğurda da cihanşümul bir davanın hedefine “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunu yerleştiren ecdadın torunlarının, dedelerinin manevi mirasını değersizleştiren kimselerin batıl gayretlerinden bir nebze de olsa ders çıkaramamış olması belki de en fazla sorgulanması gereken hususlardan biridir.
Malına bir zarar geldiğinde karşısındakine dünyayı dar edenlerin aynı refleksi değerlerine darbe vuranlara karşı da gösterememesi, üzerinde hassasiyetle düşünülmesi gereken bir mevzudur...
 
DİN TAHRİPÇİLERİNE DİKKAT!
 
Sosyal medyada, televizyonda ve benzeri iletişim araçlarında kültürümüzün büyük şahsiyetlerini küçültücü ve rencide edici yaklaşımları sergileyen eblehlerin peşinden giden ruhsuzların duruşuna ne demeli peki?
Herkesten muhafazakâr kesilen, dini ve imanı hiç kimseye bırakmayan nasipsizlerin günün birinde Allahü tealaya hesap vermek zorunda olacaklarını düşünmemeleri ne ile açıklanabilir?
Peki, din eğitimi ve din hizmetleri veren kurumlarımız bu ruhsuzluğun neresindeler? Veballerini ve Hak tealaya karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmedikleri noktasında kendilerini yeterince sorgulama zahmetinde bulunabiliyorlar mı? Ayrıca nesillerin manevi olarak sürekli olumsuz bir gerileyiş içinde oldukları görülmek istenmediği gibi şu sualleri de kendilerine ısrarla niçin sormazlar?
  • Dinî kuralları ve hükümleri kendi bakış açımıza ve kafamıza göre yorumlamayı doğru buluyoruz fakat bütün bunlara rağmen toplum dini açıdan eskisine göre niçin daha geriye gitmektedir?
  • Evet, geçmiş âlimleri ve mübarek zatları gözden düşürmek için elinden geleni ardına bırakmayan sahte din adamlarının hilelerini ifşa etmek için yeterli gayreti gösteremiyor olmamız bugünkü ucu alınamaz bozulmanın esas sebebi olabilir mi? Eğer öyleyse bu vebali üstlenmek nasıl bir vurdumduymazlıktır? Büyük âlimler ve rol model edinilmesi gereken muhterem şahsiyetler kötülenirken nasıl sessiz kaldık veya kötüleyenlere hangi maksatla destek olduk? Peki, yaptıklarımızla doğru yoldaysak bugün beklenen, güzel ve ideal nesillere niçin kavuşamıyoruz bir türlü?
  • Eski başarılı modelleri reddedip kendimize has usuller tatbik etmemize rağmen haksızlık ve hadsizlik nasıl oluyor da sürekli artıyor? Çocuklarımızın/yetişkinlerimizin maneviyattan ve uhrevi hayattan kopuk yaşamalarında bizim yaptığımız yanlış uygulamaların bir tesiri var mıdır? İbadetler 1400 senedir değiştirilmezken ve İslam’ı aslına uygun yaşayanlar hep dünyaya nizam verecek kadar yükselmişken biz acaba niçin onların seviyesine ulaşamıyoruz? Reformist ve bidat dolu bir hayat tercih edilerek daha verimli, daha başarılı, daha mutlu ve huzurlu şahsiyetler mi yetiştirildi? Durum aksi biçimdeyse ki öyle görünüyor, hatada niçin ısrar ediyoruz?
  • Tarih boyunca ruhsuzluğun ve maneviyatsızlığın insanları felakete götürdüğünün sayısız misalleri görülmesine rağmen bu hareketleri doğrudan veya dolaylı destekleyen yaklaşımlara karşı nesillerimizi niçin tam olarak yetiştiremedik?
Mübarek dinimizde yenilik hareketlerine soyunanlar, nesilleri kurtarma projesi yerine bozulma projelerinin mimarı olmuşlardır. Üstelik bu şahsiyetlerin açtıkları yollardan geçenler maneviyatta zirvelere tırmanmak yerine diplerde sürünmekte, buna rağmen geçici dünya zevklerinin cazibesine kapılarak inandıkları bütün değerleri yok saymaktadırlar.
Katılaşmış nefisler, değerlerinde oluşacak kurşun deliğinin farkına iş işten geçtikten sonra varacaklardır belki ama o kurşun çoktan öbür taraftan koskoca bir delik açarak üstelik de içeride telafisi mümkün olmayan zayiatlar vererek çıkmıştır bile…
“Bu da gösteriyor ki; eskiler (tecrübeliler) bu işi daha iyi biliyorlardı ve onların metotları daha geçerli/başarılı neticeler veriyordu” demek nefislere bu kadar mı zor geliyor? Bu muvaffakiyet namzetlerinden istifade etmek yerine kökten retçi bir politika uygulamak nasıl bir ruh hâlidir? Bu kibir ve ucbun kendinizle birlikte size güvenen saf ve temiz Müslümanları da felakete götürdüğünü ne zaman göreceksiniz?
 
AİLE MEFHUMU SALDIRI ALTINDA
 
Müslüman Türk milletinin sahip olduğu aile mefhumu ise diğer milletlerin ve kültürlerin hayranlıkla baktıkları kurumların başında yer alıyordu. İnsanlar mutlu ve umutluydu. Yüzyıllardır bu konuda da bir huzursuzluk ve olumsuzluk yaşanmamıştır. Bazı münferit hadiselere bakıp da bütüncül değerlendirme yapmaya çalışan at gözlüklüleri saymazsak Müslüman Türk aile yapısı hep insaf ehli kişiler tarafından methedilmiş, bu kurum dünyaya emsal teşkil etmiştir. Dünyanın eşsiz medeniyetlerinden birini kuran Osmanlının ve ecdadımızın aile yapısını taklit etmek yerine kendinden olmayan hazır kalıplara özenmeyi yeğleyen sözüm ona muhafazakârlık zırhının arkasına saklanmış kişilerin bağlı oldukları ipi, memleket ve millet düşmanlarının elinde olan dernek, cemiyet ve örgütlerin toplumumuzu ve insanlarımızı getirdiği son nokta ortadadır. Sonuç; dağılan yuvalar, Allahü tealanın yarattığı cinsiyetleri ve hâlleri beğenmeyen zihniyetler ve nefsinin esiri olmuş bir gençlik…  Madem yaptıklarınız sayesinde her şey hep yolunda gidiyorsa bu toplum niçin hep sürekli geriye gitmektedir? Sevgi, saygı, dayanışma, yardımlaşma, adalet, şefkat gibi duyguların yerine metalaşmayı koyan toplum yapısının bu dönüşümünde siz nerede yer alıyorsunuz? Millet sizden eskisinden daha iyi duruma gelmeyi beklerken siz niçin sürekli gerilemenin ve mağlubiyetin safında yer almayı tercih ediyorsunuz? Bu da sizin ruh hâlinizin tedaviye ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Dolayısıyla milletin hassas terazisindeki değer yargılarını kumar masasına koymaktan vazgeçip tarihiyle, kültürüyle, değer yargılarıyla eşsiz medeniyetler kurmuş ecdadın yolunu takip edin ki belki kurtuluşa erenlerden olursunuz…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
609259 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/609259.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT