BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

GÖKTÜRKLERDEN BUGÜNE… Türk devletleri fitnelerden çok çekti

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
 
Dış düşman alenidir; savaşırsınız, yener veya yenilirsiniz. İzzet yenene, zillet yenilenenedir. Düşman içten olursa zillet ve hüsranın derecesi anlatılamaz derecededir. Bu iç ihanetler ve fitneler bütün Türk devletlerinde yaşandı. Kimi devlet yıktı, kimi devleti güçsüz hâle getirip yıkmaya hazırladı.
 
Tarih ibretlik sayfalar hazinesidir; onun her döneminde bize ders olacak nice ihtarlar vardır. Milletini seven herkes, tarihinin her devrini incelemeli, incelemeleri okumalı, müspet uzmanların uyarılarına kulak vermelidir.
Tarih, bir bütün olarak idrak olunmalı, çağlar içindeki sosyal ve psikolojik unsurlar hassasiyetle tetkik edilmelidir. Kurulan devletler, bu devletlerin işleyişleri, çöküşleri, bir sonraki kurulan devlete ders olmazsa, sonuç hüsran olur. Bu meyanda tarihî belgeler en büyük kültür zenginliğimizdir. Tarihî gerçekleri milletten saklayıp suni bir tarih düzenlemek, o millete yapılan en büyük haksızlıktır. İnsan nasıl dertleriyle, tasalarıyla sevinç ve hüzünleriyle varsa, tarih de zaferlerle, mağlubiyetlerle, büyük acılarla bir bütündür. Tarihi, bir millete buğulu bir cam arkasından kesik manşetler altında takdim etmek, ilme ve gerçeklere yapılan en büyük hakarettir. Bu millet yıllarca ısmarlama ve gerçeklere ters düşen, millî değerlerin düşmanları tarafından yazılmış ihanet vesikalarını tarih diye okudu. Bir nesil kendi geçmişine düşman oldu; aslî tarihini ve köklerini bilmeden yetişti. Sosyal bir laboratuvar olan, kütüphaneler, arşivler, yazma eserler yalnız uzmanlara ve oryantalistlere açık oldu. Arşivlerin ve yazma eserlerin çoğu daha düne kadar sırlar hazinesi olarak milletten saklandı; hâlâ da bu belgeler tam olarak gün yüzüne çıkmış değildir. Bu meyanda Göktürk, Uygur, Harezm, Kıpçak ve Osmanlı Türkçesi eserleri ile bağlantı kurabilmek, gerçekten kültür hayatımıza bir reanimasyon (hayata döndürme) gibi gelecektir. “Zaten uzmanlar bunları bugünkü Türkçeye aktarıyorlar” tezi, çocuğunuzu sizin yerine başkasının sevmesi gibi abestir. Tarihî perspektifin tuluu olarak kabul edebileceğimiz Göktürklerden, (hatta geriye dönük beş bin yıldan) gurubumuz olarak kabul edebileceğimiz Osmanlıya uzanan bu şerefli mazinin derinliklerini, sırlarını araştırmak, son devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin de yapısını tahkim etmemizi sağlayacaktır.

Türkler, İslâmiyet’ten sonra gazâ eyleyip şan ve şöhreti bir kenara bıraktılar.
 
HER DÖNEMDE İHANET!..
 
Tarihimizi bir bütünlük içinde idrak ettiğimizde, bütün Türk devletlerinde ve kitabelerle de bildiğimiz Göktürk Devleti’ndeki ihanetlerin zamanımıza kadar uzayan fitnelerle nasıl şaşırtıcı bir felaket zinciri meydana getirdiğine dehşet ve hayretle şahit oluyoruz.
Dış düşman alenidir; savaşırsınız, yener veya yenilirsiniz. İzzet yenene, zillet yenilenenedir. Düşman içten olursa zillet ve hüsranın derecesi anlatılamaz derecededir. Bu iç ihanetler ve fitneler bütün Türk devletlerinde yaşandı. Kimi devlet yıktı, kimi devleti güçsüz hâle getirip yıkmaya hazırladı. Bunlardan hiç ders alınmamış olacak ki ihanet ve fitneler hâlen devam ediyor.
İslâm öncesi, toprak, bayrak, şan ve şöhret için savaşan Türkler, İslâmiyet’ten sonra gazâ eyleyip, cihat emr-i ilâhîsine ittibâen şan ve şöhreti bir kenara bıraktılar. “Allah yoluna cenk edelim şan alalım şan/Kur’an’da zafer vadediyor Hazret-i Yezdân” mısraları, son devir mehterinde görülen paradoks muhtevalı sözlerdir. Dinimizde savaş, şan ve şeref almak için yapılmaz. Şeref, zaten İslâm’da olduğu için cihat eden dolaylı olarak Dîn-i mübîn-i İslâm’ın şerefiyle müşerref olacaktır. İşte bütün mesele de budur...

İnsan bünyesinde her zaman mikrop vardır; bünye sağlamsa mikrop o bünyeye tesir edemez. Devletler de insan bünyesi gibidir…
 
İLK YAZILI BELGELER VE İLK FİTNELER
 
Göktürk tarihi, ilk yazılı belgeler olan Göktürk Âbideleri’nden öğrenilebilir. Neden savaştılar, niçin ihanete uğradılar, neden törelerini kaybettiler, neden düşmanlarını taklit edip onlara hayranlık duydular. Onlarda olanların hepsi Selçukluda da, Osmanlıda da oldu; hâlen de devam ediyor.
Kitâbeler’de dikkat çeken ihanetlere ve fitnelere bir göz attığımızda bunların zamanımıza da ışık tutan ibret-âmiz olaylar olduğunu görürüz: “Bilgisiz kağan oturmuştur. Buyruğu (vezir, komutan) bilgisiz ve kötü imiş. Beyler ve millet uyum içinde olmadığı için, küçük kardeşle büyük kardeş birbirine düştüğü için, Çin de sahtekâr ve aldatıcı olduğu için, Türk milleti ilini (vatanını) kaybetmiş. (Kültigin Doğu; 5/6)
İşte anlı şanlı Göktürk Devleti evvela iyi idarecilerini kaybetti, iyi yöneticilerini kaybetti, kağan ve milleti birbirine düştü, kardeşler ikbal yüzünden birbirlerine düşman oldular ve pusuda bekleyen o zamanki en büyük düşman Çin, Göktürkleri yıkmak için bütün şartları yakalayıverdi.
 
FİTNE FIRSAT KOLLAR
 
İlk İslâm devleti kurulduğunda devlet başkanı Hazret-i Risâletpenâh “aleyhissalâtü vesselâm” Efendimizdi ve sonrasında da onun halifeleri Hulefâ-yı Râşidîn efendilerimizdi. Efendimizin danışmanları bu dört mübarek insan ve Sahâbe-i kirâmdı. Eshâb-ı kirâm hazerâtının hiçbiri meslekleri ile anılmazlardı. En büyük imtiyazları Sahâbe olmalarıydı. Komutanları cihat âşığı ve âdildiler. En büyük meziyetleri Hazret-i Resûlullâh’a kayıtsız şartsız itaatti.
Düşman her zaman tetiktedir. Unutulmasın, Müseyleme ve Mescid-i Dırar, Resûlullâh Efendimizin sağlığında ortaya çıktı.
Sonrasında Emevi ve Abbasi hilafetlerinde giderek âdil olmayan yöneticiler işbaşına geldiler; âlimlere de baskı ve zulüm arttı. Sonucunda da Abbasi halifeliği daha 11. yy.da Şii-Fâtımî boyunduruğuna girdi.
İnsan bünyesinde her zaman mikrop vardır; bünye sağlamsa mikrop o bünyeye tesir edemez. Devletler de insan bünyesi gibidir; devlet sağlam ve birlik içinde olursa fitne ve ihanet çabaları boşa çıkar, aksi ise felakettir.
Çin milletine bey olacak erkekler köle, hanım olacak kızları da cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı. Çinlileşmiş Tük beyleri Çin adlarını alıp Çin kağanına itaat ettiler. Elli yıl bu zillet sürdü.” (Kültigin Doğu; 7/8)
Bir milletin tarihî değerleri, töreleri, yaşayış tarzı yıllar boyu nesillerden nesillere intikal eden genetik formatı gibidir; onu bozarsanız her şey bozulur.
Kitabeler’de görüldüğü gibi Çin’in üstünlüğü Göktürk kağanlarını etkiledi. Çin töresini Türk töresine tercih ettiler. İsimlerini bile Çin adlarıyla değiştirdiler. Kitabeler’de bunlara “Tabgaçgı begler” yani “Çinlileşmiş Türk beyleri” denir.
 
MÜBAREK DİNİMİZİN İSTİSMARI VE HAŞŞÂŞÎN OLAYLARI
 
Büyük Selçuklular döneminin en önemli fitnesi “Haşşâşîn” hareketi olmuştur. Buna yanlış olarak “Haşhâşîn” deniliyor. Haşiş Arapça kuru ot “esrar” olarak kullanılır. “Haşşâş” esrar çeken demektir. Bu esrar çeken topluluğa da “Haşşâşîn” denilir. Bu batıl zümre Şiî-Bâtınî idi. Büyük Selçuklular zamanında devlet hizmetlerine sızan bu batıl taife, Müslüman gibi görünüp devlete büyük zararlar verdi. Bu cümleden olarak Sultan Muhammed Tapar, vezirliğe kadar yükselmiş ve onun mutemet adamı olmayı başarmış Sa’dü’l-Mülk-i Âbî’nin kuşatma altındaki bu hain fırkaya gıda yardımı yapıp idarî bilgileri sızdırdığını öğrenince, onunla hareket eden dört arkadaşıyla birlikte bu hainleri İsfahan kapısına astırıp, ibret olsun diye cesetlerini bir hafta halka teşhir etmiştir.
Tuğrul Bey zamanında bizzat bu büyük sultanın kurduğu istihbarat teşkilatını bir gafletle Sultan Alparslan kaldırınca, Haşşâşîler bu fırsattan istifade ederek teşkilatlanıp devlet içine sızdılar.
Haşşâşîler yönetici kadro olarak iyi eğitim almışlardır. Hasan Sabbah, İbn Attâş, Nâsır Hüsrev iyi yetişmiş, ilmi fitne için kullanan bozgunculardı. Sünnîlik karşısında Şiîliği hâkim kılmak isteyen Fâtımîler, Nâsırı Husrev, Ebû Hâtim el-Râzî, Hanîfe Nu’man el-Mağribî gibi âlimlerle propagandayı esas alan bir yol takip ettiler. Bunlar fıkıh ve felsefeyi aynı anda yürüten, “Ehl-i Sünnet” itikadı dışına çıkan ve tam bir fitne unsuru olan “Dâîler”. (Bu fitne hareketinin tebliğcileri) idi. Bunlar halk arasında bayağı şöhret kazandılar. Halk, Ehl-i sünnet âlimlerini bırakıp bunlara tâbi olmaya başladı. Öyle ki bunlara karşı çıkan gerçek âlimler tahkir edildiler. Sonunda Bağdat halifeliği ve Sünnî akâid kuşatma altına giriverdi.
Anadolu Selçuklularında da bu fitneler devam etti. İyi niyetli ve çalışkan bir sultan olan I. Kılıç Arslan, Konya’yı başkent yaptı. Ama fitne ortakları olan Musul Atabeki Çavlı, Artuklu İl-Gâzî ve Suriye Meliki Rıdvan, Kılıç Arslan’a karşı birleştiler. Sultan, Suriye’de Habur kenarında yapılan savaşı kaybetti, Habur’u geçerken boğulup şehit oldu. (1107 ) Yerine geçen Mes’ûd’u diğer kardeşi Şehinşâh tanımadı. Taht kavgası 1116’ya kadar sürdü .(Kitabeler’deki kardeş kavgalarına açık bir delil olan bu olaya ileride Osmanlıda da temas edilecektir.)
Sultan II. Kılıç Arslan Türk geleneklerine uygun olarak ülkesini on bir oğlu arasında pay etti. (Oğuz Kağan da çocuklarına hitap ederken “Sizlerke bire men yurtum” [Yurdumu size bırakıyorum] demişti.) Yani tek bir evlada değil çocuklarına yurdu teslim etmişti. Ancak Selçukluda büyük ve ezelî fitne yine tecelli etti: Kardeşler arasında husumet ve rekabet düşmanlığa dönüştü. Bunu fırsat bilen Alman Kralı ve Kutsal Roma Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa III. Haçlı Seferi ile Anadolu’ya girdi. Amacı Kudüs’e gitmekti ama Anadolu’da öldü. Bu taht kavgaları sırasında II. Kılıç Arslan vefat etti. Yine liyakatsiz yöneticiler ülkeyi yönetmeye başladılar.
II. Gıyaseddin iyi niyetli fakat zayıf ve liyakatsizdi. Şeytanî bir zekâya ve dessas bir yapıya sahip olan veziri Sa’deddin Köpek’in yönlendirmeleri ile çok hatalar yaptı. Bu hataların en büyüğü Selçuklu hizmetine girmiş ve iyi işler yapmış olan Harezm beylerinden Kayır Han’ı öldürtmesi olmuştur. Dolaylı olarak bu olay sonrası Harezm isyanını patlak vermiştir. Bu sıkıntılar arasında da Baba İshak isyanı vuku bulmuş, bu zaafı iyi değerlendiren Moğollar 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu’yu ağır bir yenilgiye uğratmışlardır.
1256’da Anadolu’da büyük katliamlar yaşandı. Moğollar kendilerine hain işbirlikçiler bulmada zorlanmadılar. Vezir Muiniddin Süleyman Pervâne ile anlaşarak devleti Kızılırmak sınırı ile ikiye ayırdılar. (İhanetler sonunda Göktürk devleti de 630 yılında Doğu ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı. Bu senaryolar Osmanlı’da oynandı, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki iş birlikçiler, sürekli aynı senaryoları oynamak için, dış ülkeleri mekân tutarak fırsat kollamaya devam ediyorlar.)
Kısacası koskoca Anadolu Selçuklu Devleti iç ihanetler, taht kavgaları ve kardeş ihtirasları yüzünden yerini 13. yy.ın sonlarına doğru Anadolu Türkmen Beyliklerine bıraktı, ama bu beyliklerin hiçbiri, bir Selçuklu olamadı.
Peki, olaylar bu kadar net iken neden ders alınmaz?
Devlet,  millet için yani insan için vardır. İnsan da Allahü teâlânın en aziz emanetidir. Bu emanete ihanetin kaynağı ise, nefsanî davranış, makam hırsı, şâşaa ve saltanat rüyasıdır. Ama bunların hepsi dünyevî ve geçicidir. Rızâ-ı Bârîye bunları tercih edenlerin sonu hep hüsran ve felaket olmuştur.
Bir dahaki yazımızda buluşuncaya kadar esen kalınız efendim…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
609369 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/609369.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT