BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

BİTMEYEN KİN - Batı, Endülüs’ü yıkarak bilimden intikam aldı

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
 
 
Endülüs’te yapılan katliamda İslâmî eserler, binalar, en kıymetli ilmî yazmalar yok edilirken, Batı’ya kaçırılan eserlerle "yeniden doğuş" anlamına gelen “Rönesans” başlamıştır. Bu katliama İslâm düşmanlığı ve bilim düşmanlığı sebep olmuştur. Bundan şunu da çıkarabiliriz: İslâm ve ilim ayrılmaz bir bütündür.
 
Endülüs, asrının çok üzerinde bir medeniyet ve ilim zirvesi yakalamıştır. O günkü şartlarda Kurtuba’da 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 sıbyan mektebi ve 17 medrese vardı. 100 bin kitabı ihtiva eden 20 büyük kütüphane mevcuttu.
 
Hülagü’nün Bağdat’ta yaptığı katliamın aynısı Endülüs’te de yaşanmıştır.
 
Taklit, eksik kalınmış veya daha fazla tekâmüle ihtiyaç duyulan konularda, bu sahanın gelişmiş unsurlarını uygulamaktır. İnsan veya devletler genelde eksikliklerini pek kabul etmezler. Uyarılar, fertler için iyi gitmeyen işler, devletler için ise yenilgiler ve sürekli geriye ve çöküşe doğru gitmektir.
“Taklit aslını yaşatır” sözü çift yönlüdür: İyiyi taklit iyiye, kötüyü taklit ise kötüye götürür.
Türk devletleri asırlar boyunca kendi sistemleri içinde var olmuşlar ve çağlara hükmetmişlerdir. “O zamanlar Batı yoktu, onun için Türk devletleri ileriydi” tezi çok yanlıştır. Her sosyal vakıa kendi devrine göre değerlendirilir. Batı, sefalet, pislik ve hastalıklarla boğuşurken kilise ve din adamları yıkanmayı yasaklayıp bilimsel çalışma yapanları ölüme mahkûm ediyorlardı. Avrupa’yı kasıp kavuran veba, tifo, tifüs, kolera, verem gibi hastalıklar hep pislikten kaynaklanıyordu. Dünyanın yuvarlaklığı ve döndüğü kabul edilmiyor, bunları savunanlar, büyücü veya içine şeytan girmiş düşüncesiyle asılıyor veya yakılıyorlardı.
İlk Çağ ve Orta Çağ Batı’nın yüz karasıdır. Karanlık kilise kurallarının cahil ve haris din adamlarına göre uygulandığı, “lanetli” devirlerdir bu çağlar...
Dogmatik filozofların kozmografya ve matematiğe ait bilimsel tezleri yok sayılmış, bu konularla uğraşmak utanç vesilesi kabul edilmiştir.
O dönemlerde ilmin sistematize edildiği en büyük medeniyetlerin de üstünde olan Endülüs İslâm Devleti, modern ilimlerin merkezi durumundaydı. Dinî ilimlerin yanında astronomi, tıp, matematik, kimya, tarih metodolojisi gibi bilim dallarında yazılmış binlerce eser, Endülüs Devleti’nin yıkılmasıyla Hristiyanların nefret histerisi kabarmış, Endülüs’ten değil bilimden intikam alınmıştır. On binlerce nadide kitap yırtılmış, yakılmış, barbarca işlenen bu bilimsel katliamda Kurtuba, Tuleytula gibi bilim merkezlerine yakılan kitapların ateşi, kilometrelerce mesafeden görülmüş ve sema kıpkırmızı olmuştur. Hülagü’nün Bağdat’ta yaptığı katliamın aynısı Endülüs’te de yaşanmıştır.
 
İSLAM’IN YÜKSELEN GÜNEŞİ
 
Endülüs, asrının çok üzerinde bir medeniyet ve ilim zirvesi yakalamıştır. O günkü şartlarda Kurtuba’da 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 sıbyan mektebi ve 17 medrese vardı. 100 bin kitabı ihtiva eden 20 büyük kütüphane mevcuttu.
Birçok Hristiyan öğrenci bu ilim yuvalarında öğrendiklerini Avrupa’ya taşıdılar. Medrese, saray ve camilerin mimari şekillerini ve bilimsel metodolojiyi beraberlerinde götürdüler.
Batı’ya dönen Hristiyan öğrenciler çok yadırgandılar. Özellikle de orada edindikleri yıkanma alışkanlıkları yüzünden çok aşağılandılar.
Endülüs’te yetişen önemli din ve bilim adamlarının bazıları şunlardır: Câbir bin Eflâk, El Kurtubî, Muhyiddin Arabî, İbn Cübeyr, İbn Tufeyl, İbn Meserre, tarih metodolojisi ve umran (şehircilik) bilimi kurucusu fakih İbn Haldun, Abbas Kasım ibn Firnas, büyük dil bilimcisi Ebu Hayyan sayılabilir.
Ebu Hayyan’ın bizim için önemi büyüktür. Türk diline ait araştırmalarının bazıları şunlardır: Kitabü’l-İdrâk li Lisâni’l-Etrâk, Zehvü’l-Mülk fî Nahvi’t-Türk, El Ef’âl fî Lisâni’t-Türk, Dürretü’l-Mudiyye fî Lisâni’t-Türkiyye… Bu eserlerin bazıları maalesef kayıptır. Ebu Hayyan aynı zamanda dîvân şairidir. Onun Ka’b bin Züheyr’in Kasîdetü’l- Bürde’sine naziresi oldukça meşhurdur. Kendisi aynı zamanda kıraat ve fıkıhta da tanınmıştır.

Hülagü’nün Bağdat’ta yaptığı katliamın aynısı Endülüs’te de yaşanmıştır.

Granada şehrinde kurulu El Hamra Sarayı, İslam mimarisinin günümüze kadar ulaşan en önemli şaheserlerinden birisi olarak kabul ediliyor. 

Endülüs, asrının çok üzerinde bir medeniyet ve ilim zirvesi yakalamıştır. O günkü şartlarda Kurtuba’da 600 cami, 300 hamam, 50 hastane, 80 sıbyan mektebi ve 17 medrese vardı. 100 bin kitabı ihtiva eden 20 büyük kütüphane mevcuttu.

 
 
 
SIKINTILI YILLAR
 
Endülüs’te Kastilya ve Aragon birleşince sıkıntılar artmıştır. Kral Ferdinand’ın karısı olan İzabel, “İspanya’da bütün Müslümanlar katledilinceye kadar yıkanmayacağım” demiş ve bir rivayete göre 49 sene yıkanmamıştır. Bu yüzden namı “Kirli İzabel”e çıkmıştır. İç çamaşırları kirden o kadar sararmıştır ki bu yüzden bu renk sarıya “İzabel Sarısı” denmiştir. İspanya’da İslâmî eserler, binalar en kıymetli ilmî yazmalar yok edilirken, Batı’ya kaçırılan eserlerle Batı’nın aydınlanması ve yeniden doğuşu anlamına gelen “Rönesans” başlamıştır.
Bu katliama iki şey sebep olmuştur: Birincisi İslâm düşmanlığı, ikincisi bilim düşmanlığı. Bundan şunu da çıkarabiliriz: İslâm ve ilim ayrılmaz bir bütündür. Ne zaman bu kıymetli kaynaktan sapmalar olmuşsa İslâm dünyası zillet ve fakirliğe duçar olmuş, istilalar ve esaret birbirini kovalamıştır.
Gerçek İslâm âlimleri zü’l-cenâheyn idiler. Yani hem din hem de beden (pozitif) ilimlerde de çok meşhurdular.
 
BATI’YA AÇILMA
 
Balkanlar ise Osmanlının Trakya’ya çıkmasıyla İslamlaşmaya başladı. Her fethedilen toprak parçasında seslerin ve nidânın en güzeli “Allahü ekber” sedası ufukları şenlendirirken, doğum yapmaya hazır toprakların şişkin kubbeleri, arzdan arşa ser çeken minareler, bir mühr-i Peygamberî edasıyla küfrün karanlığında bir fecr-i sadık gibi aydınlanmaya başladı. Balkanlarda küfrün kara örtüsü yerini Sancak-ı şerîf’in gölgesinde -yerli halk için dahi- emn ü emâna bıraktı.  Vaftiz suyunun kirlenmemesi için yıllarca yıkanmayan ve pislikten her türlü bulaşıcı hastalıktan kırılan Batı kiliselerinin desteklediği bilim ve temizlik düşmanı hareketler Batı’yı batırdıkça batırdı. Buna rağmen “su medeniyetinin” temsilcileri olan Müslümanlar, ibadetin temizlik ve ilimle yürüyeceğini bildikleri için, tek bir cami değil, külliye yapmayı tercih etmişlerdir. Bu şu demekti: Bir cami, bir hamam, bir kütüphane, bir şifahane, bir imarethane ile bütün halka hizmet verirken, kuş barınakları yapıp, aç vahşi hayvanlara da kışın yiyecek vererek insanî boyut zirvesini temsil etmişlerdir. Hulâsaten: Hristiyanlar batıl dinlerine sımsıkı sarıldıkça cehalet ve felakete sürüklenmiş, muharref dinlerinden uzaklaştıkça biraz daha temiz, fennî olmuşlar; insanlıkları yine sorgulanırken, Müslümanlar dinine sımsıkı sarıldıkça medeniyetin zirvesinde olmuşlar, ondan uzaklaştıkça felaketler eşiğine sürüklenmişlerdir.
 
FETİHLERLE GELEN REFAH
 
Osmanlı fethettiği her toprak parçasını kendi rengine değil, oradaki halkı da yok saymayarak çok renkli bir tablo gerçekleştirmiştir. Göz alan bu tablonun ana rengi tabii ki Türk rengi olan “Turkuaz”dı. Göğün ve denizin mavisi,  sancağın ve tabiatın nimeti yeşile tutkun Türkler, baskın renk olarak bu gönül çelen rengi hâkim kıldılar.
Hâkim olduğu topraklarda tam bir din hürriyeti tanıyan ecdadımız ibadethanelere (kilise ve havra) dokunmaz, yani halkın inancına müdahale etmezdi. Yalnız ilk cumayı kılmak için bir merkezî kilise camiye tahvil edilir, buna da “Yeni Cuma Mescidi” denirdi.
Dünyanın her yerinde eski eserler prestijlidir. Eski eserler nerede bulunursa oraya değer katarlar. Bu yüzden antik değeri olan eserler hep müze çevresi kabul edilmiş ve özenle korunmuştur.
El yazması eserler dünyanın en kıymetli hazineleri kabul edilip otomatik alarm cihazlarıyla korunurken, ülkemizdeki kırımdan kurtarılabilen en kıymetli yazma eserlerin bir kısmı da yurt dışına kaçırılmış, Londra ve Paris gibi dünya merkezlerinde nadide eserler olarak meraklı nazarlara sunulmaktadır. Bazı eserlerin incelenebilmesi için, kendi atalarımızın yazdığı kitaplara ulaşmak adına diplomatik izinler gerekip içerideki eserler tozlu raflarda ancak oryantalistlerin ve araştırmacı ilim adamlarının incelemelerine sunuluyor. Çoğu bir bezek gibi mahzun ve mağrur bir edayla kendi bağırlarını açmak için bir tereke hüviyetiyle torun vereseleri çağırıyor ama heyhat! Yollar çoktan kesilmiş. Yazık ki yazık… Bunları okuyabilenlerin sayısı yüz binde bir bile değildir.
Eski Bizans’tan kalan ve hiçbir değeri olmayan, bir yazı veya işaret taşımayan taşlar bile korumaya alınırken, bugün Hristiyan ellerindeki İslâm eserleri ne hâldedir diye aklımıza geliyor mu?
Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Sırbistan gibi yerlerde, hidayet mührü olarak dikilen bu mübarek yapılar, bizdeki vasıfsız taşlar kadar korunuyor mu acaba?
Türk Tarih Kurumu’nun yaptığı incelemelerde terk ettiğimiz topraklardaki İslâmî eserler, özellikle ibadethaneler bar veya gece kulüplerine dönüştürülmüştür. Bu ne büyük bir saygısızlıktır!..
 
BARBAR BATI
 
Mesela 16. yy.da inşa edilen Filibe’deki Taşköprü Camii’nin minaresi yıkılıp içkili lokanta hâline getirilirken, iç mekâna cinsel içerikli resimler çizilmiş, mihraba ise putlu dev bir vazo yerleştirilmiştir.
Osmanlı bir kiliseyi zarureten camiye çevirmiş olsa bile diğer kiliselere dokunulmamış, hakaret içerikli hiçbir şeye müsaade edilmemiştir.
Yine Filibe’deki Perşembe Pazarı Camii içkili lokantaya, Köstence’deki bir cami de bara çevrilmiştir. Filibe Müftülüğü yanındaki cami de içkili lokanta olmuştur.
Arnavutluk’ta komünist rejim dini yasaklayınca, bunun üzerine bütün camiler kapatılmış, büyük bir kısmı yıkılmış, bir kısmı da depo veya kültür evlerine çevrilmiştir. Bir zamanlar 100.000 nüfuslu Tiran’da 40 cami bulunurken bugünün 1.000.000 nüfuslu Tiran’ında sadece 18 küçük mescit kalmıştır.
Camilerin yakılıp yıkılmasını yalnız eski devirlere bağlamak hata olur. Bugün sözde insan haklarına saygılı görünen Batılı ülkelerde cami düşmanlığı devam ediyor: Hollanda’da aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) Utrecht Belediye Meclisi üye adayı Henk Van Deun, Kentte ve bütün Hollanda’da bütün camilerin yakılıp yıkılması çağrısında bulunmuş, sonra da Twitter hesabından özür dilemiş, camileri yıkmayalım ama “Hepsini kapatalım” demiştir.
Henk Van Deum yine bir programda “İslâmiyet’i bir din olarak değil, Nazizm gibi bir ideoloji olarak görüyoruz” dedi. Sonra yine çark ederek “Müslümanlara karşı değilim ama yasalar çerçevesinde ayakuçlarına basılabileceğini düşünüyorum”  diye açıklamalarda bulundu.
Bosna Hersek’in doğusundaki Foça şehrinde Mimar Sinan’ın ekolünden Hasan Nezir tarafından 1549’da inşa edilen, 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşında Sırp askerler tarafından dinamitlenerek temeline kadar yıkılmıştır.
Batı’nın İslâmiyet düşmanlığı onların yüz karasıdır. Yalnız Balkanlarda 3000 cami yakılıp yıkılmıştır. Ama medenî(!) Helen çocuklarının çağlar aşarak yaptığı mabet zulmü Yunanlıların da ne kadar barbar olduğunu gösterir.
Bursa’nın işgali sırasında Yunanlılar tarafından gerçekleştirilen cami ve türbe saldırıları Mehmed Akif tarafından şöyle dile getirilmiştir Bülbül şiirinde:
Ne zillettir ki nâkûs inlesin beyninde Osmân’ın
Ezan sussun fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın
…..
Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Hân’ın
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın
Bu ne kindir? Cami yıkan zihniyet mezarları niye tahrip eder? Bunu en ilkel kavimler bile yapmadı. Ah, Batı’nın hain ve iblis çocukları…
Akif yine İslâm dünyasının Haçlı zulmünden çektiklerini anlatırken:
Emvâc-ı hurûş-âver olurken melekûta
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta
Sönsün de ilâhî şu yanan meş’al-i vahdet
Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet
…..
Küfrün o mülevves eli âyâtını sildi
Binlerce cevâmi’ yıkılıp hâke serildi.
Batı’nın İslâm düşmanlığı neden bu kadar derindir? Niçin Haçlı seferleri kesintisiz devam ediyor? Ne istiyorlar İslâm’dan Bu bir eziklik ve kompleks şuurudur. Batı’nın hem ilmi hem mimarisi, bütün olumlu ve güzel şeylerin hepsi İslâm’dan alıntıdır. Kimya, cebir, matematik, tıp, kozmografya Batı’ya o kadar yabancıydı ki… Aldılar, çaldılar, uyguladılar, şimdi de efendilerine isyan eden köleler gibi saldırıyorlar.
Yalnız Batı değil, dünyanın her yerinde İslâm’a saldırılar devam ediyor. Afrika’da, Arakan’da, Hindistan’da, Filistin’de, Filipinlerde, Keşmir’de, Kerkük ve Türkmen ellerinde ve Çin Türkistanı’nda zulümler aralıksız sürüyor. Batı uşağı İslam ülkeleri dindaşlarına ihanete devam ettiği müddetçe bu saldırıların biteceği yok gibi görünüyor.
Allâhü teâlâ İslâm ülkelerine birlik şuuru nasip etsin. Bu birlik ve beraberlik şuuru tesis edilirse Hazret-i Muîn’in avn ü inayeti müyesser olacaktır. Habîb-i edîb’i hürmetine Rabbim İslâm âlemini an karîbi’z-zaman tahlis ve ferah-nâk eylesin.
Gelecek yazımızda buluşmak üzere esen kalınız efendim…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
609696 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/609696.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT