BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

TENGRİLERDEN TEVHİDE -II- İsimlerin ilahi kökleri

Geniş Açı - Fikir ve tartışma
Facebook
PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
 
 
İlmin sahibi olan Allahü teâlâ, hareketi, durağanlığı ve konuşmadaki selâseti yaratıp insanlara -tabii ki ilk olarak Hazret-i Âdem (aleyhisselâma)- bildirdi. Kur’ân-ı kerîmde “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” diye geçer.
 
Tabiatta her varlığın bir adı vardır.  Bu adlar varlıklara insanlar tarafından verilir. İsimler insanların varlıklara taktığı belirleyici etiketlerdir. Yalnız bunun istisnası da Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’dır. Hazret-i Âdem’e bu ismi Cennet’te Allahü teâlâ koymuştur. Çünkü Kur’ân-ı kerîmde Rabb’inin kendisine hitabı bu şekildedir: “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti.” Sonra onları meleklere söyleyip, “Eğer siz sözünüzde sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin” dedi. (Bakara Sûre-i celîlesi, 31) “Ey Âdem eşyanın isimlerini meleklere anlat dedi. Âdem onların isimlerini onlara (meleklere) anlatınca ‘Ben muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (onlardaki sırları ) bilirim’ dedi.” ( Bakara sûre-i celîlesi 33)
Burada açık olarak bildirildiği üzere Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem’e (aleyhisselâm) bu adla hitap ettiği gibi “Eşyanın isimlerini de meleklere anlat” diyor. Âyet-i kerîmede geçen “esmâ” isimler demektir. Bu, tefsirlerde sadece varlık isimleri olarak, eşya ismi olarak geçiyor. Burada isim deyince sadece varlık isimleri değil muhtemelen hareket ismi (isim fiil) dediğimiz mastarları da içine alır. Tabiatta üç çeşit kelime vardır: İsim, fiil ve edat. Bütün varlık ve hareketler bu üç kelime ile kullanıma girerler. İlmin sahibi olan Allahü teâlâ, hareketi, durağanlığı ve konuşmadaki selâseti yaratıp insanlara -tabii ki ilk olarak Hazret-i Âdem’a (aleyhisselâm)- bildirdi.
Âyet-i kerîmede “O ki sizi bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan bu ikisinden birçok erkek ve kadınlar üreten Rabb’inizden korkun.” (Sûre-i Nisâ, 1)
Bazı tefsir kitaplarında “O ki sizi bir tek candan yarattı” diye tercüme ve buna dayalı tefsirler yapılmış. Kâdı Beydâvî tefsirinde ise “Sizi bir nefisten yaratan” ibaresi geçmektedir (Beydâvî Tefsiri, Ter. Doç. Dr. Abdülvehhâb Öztürk, s.487 İstanbul.)
Terim olarak bakıldığında can (rûh), nefs (insan, madde) iki ayrı kavramdır. Bu iki varlık özellikle tasavvufî terimlerde çok net ayrılmaktadır. Nefs, âlem-i halktan, ruh ise âlem-i emrdendir. Özellikle filozofların akla ve rûha mücerredâttandır demeleri hatalıdır. Bu hata, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine göre bunları tanımamalarından kaynaklanmaktadır. (Mektûbât-ı şerîfe alıntıları 34. Mektup.)
Burada insanların anlayabilmeleri için nefs, can olarak verilmiş olabilir. Bir lügatte, “Nefs: Can. Ruh manasına ve kan dem gibi ceset ve her nesnenin aynı” olarak geçer. Ahter-i kebir, Mustafa Ahterî Mustafa bin Şemseddin Eşşehîr bi’l- Ahter323, s.1323.
Yine Kâmûs-ı Türkî’de  nefs; ruh, cân, hayât-ı hayvânî, insandaki hayvâniyyet olarak yazılıdır. (Kâmûs-ı Türkî, Şemseddin Sâmî İkdam Matbaası, s. 1466, Dersâadet, 1317)
Burada Hazret-i Âdem’in ismi hakkındaki bilgiyi verdik fakat Hazret-i Havvâ’nın adının Tevrat’ta geçtiği biliniyor. Tabii elimizde gerçek Tevrat olmadığı için kesin hüküm vermek zor. Fakat bir Hadîs-i şerîfe dayalı olarak şunları aktarabiliriz: İbni Abbas ve İbni Mes’ûd’dan rivayet (radıyallâhü anhüma) “Âdem uykuya dalmıştı. Uykusundan kalktığında bir kadının başı ucunda oturduğunu gördü. Allahü teâlâ onu Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden yaratmıştı. Âdem (aleyhisselâm) ona sen kimsin, diye sordu. O da, ben bir kadınım diye cevap verdi. Âdem ona niçin yaratıldığını sorduğunda, bana ülfet edesin diye, cevap verdi. Melekler, Ey Âdem kadına niçin bu ad (Havvâ) verilmiştir, diye sordular. Hazret-i Âdem, çünkü o canlı maddeden yaratılmıştır” dedi. Burada önemli olan Hazret-i Havvâ’ya adının Hazret-i Âdem tarafından verilmediğidir. Çünkü “Kadına neden dolayı bu ad (Havvâ) verilmiştir” sorusunda ad verilmesi, yani verilmek fiili etken değil edilgendir. Yani bu ad Hazret-i Havvâ’ya Hazret-i Âdem tarafından verilmemiştir. Demek ki ilk iki insanın ismi Allahü teâlâ tarafından verilmiştir. Asıl mesele bütün mahlûkatın bir isminin var olması, bütün bu isimlerin ind-i ilâhîde malûm olduğu, diğer bütün varlık ve hareket isimlerinin Hazret-i Âdem vasıtasıyla diğer insanlara bildirildiğidir.
Allahü teâlâ varlığın, vücudun sahibi ve kadîm olduğu için, ona kendisinin seçtiği adlarla yalvarmak ve ibadet etmek mecburiyetindeyiz. Ona isim takamayız (tesmiye edemeyiz.) Çünkü Allahü azîmüşşân “En güzel isimler (esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır; ona onlarla dua edin. Onun isimlerinde sapıtanları bırakın. Onlar yaptıkları o şeyle cezalandırılacaklardır” buyurmuştur. (Âraf-180)
Veya de ki: “İster Allah, deyin ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin. En güzel isimler onundur” (İsrâ-110)
Müşrikler, Efendimizim “Yâ Allah yâ Rahman” dediğini işittikleri zaman” Bizi iki tanrıya ibadet etmekten menediyor, kendisi ise başka bir tanrıya ibadet ediyor” dediklerinde bu âyet-i kerime nazil oldu. Kelâmın aslı şuydu: Hangisi ile dua ederseniz güzeldir. Onun yerine “En güzel isimler onundur, konulmuştur. Bu da mübalağa içindir. Onların güzel olması da celâl ve ikram sıfatlarına delâlet eder.” (Beyzâvî Tef. Age. 3.c s.280.)
Bu iki âyeti-i kerîmede de Allahü teâlâ bizden kendi güzel isimlerini kullanmamızı emir buyuruyor. Kulun taktığı isimler mahlûk olup, kadîm olmadığı için bu isimlerden uzak durmalıdır.
Tengri-Tangrı kelimeleri üzerinde bir hayli açıklama yapıldı. İcap ettiğinde yine temas edilecektir. Tengrinin Kök Tengri’den gelen bir kavram olduğu belirtildi. Hiçbir bölgesel, kavmî, millî tanrı, “Allah” adı yerine ikâme edilemez. Eski eserlerde kullanılış sebeplerini genişçe açıkladık. Osmanlı ulemâsı bu adı kesinlikle kullanmadılar. Bu işte zaaf kabul edilemez. Rabb’imizin emri ‘alerre’si ve’l- ayndır. (Baş göz üzerinedir.)
 
ISTILÂHÂTTA OSMANLI HASSASİYETİ
 
Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri saf, temiz fakat terimleri oturmamış, fıkıh ve tefsirde tam künhe vâkıf olunamamış tarz, Molla Fenâri (rahmetullâhi aleyh) ile tabana oturmaya başlamıştır. 1350’de doğan bu zâtın babası, İsmâil Hakkı Uzunçarşılı’ya göre, Sadreddîn-i Konevî’nin halifesidir. Bu durumda kendisi esrâr ilimlerine de yabancı değildir. Tefsir, tasavvuf, fıkıh, kelâm, mantık ve belâgât dallarında çok kıymetli eserler yazmıştır. Mesela “Enmûzecü’l-ulûm” adlı eseri Fahreddîn- Râzî’nin “Hadîkatü’l-envâr” adlı eseriyle desteklenmiştir. Aklî ve naklî ilimleri aslî kaynaklarından talim edince İslâmî terimler berraklaşmaya başlamıştır. Bu yüzden Molla Fenârî hazretleri Osmanlının ilk yüz aklarındandır.
Orta Asya kolu, Mâverâünnehir, Harezm, Kıpçak ve Horasan eski gelenekten kaynaklanan "Tengri, Tangrı, Çelep, Çalap gibi isimleri kullandılar. Bunda kasıt yok, gelenek vardı. Türklerin Anadolu topraklarına girip İslâm coğrafyası ile daha sıkı teması ile İslâmi terminoloji oturmaya başladı.
 
SELÇUKLU VE ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİ DÖNEMİ
 
13. 14 yy. ile 15. yy.ın yarısı Selçuklu metinleri veya daha geniş kavramla Eski Anadolu Türkçesi eserleri, genelde tasavvufîdir. Moğol zulmü ve göçler insanları dinî temayüllere yakınlaştırdı. Bu yüzden bu dönem eserleri, muhteva olarak halk inanışına uygun, fazla derinliği olmayan, eserlerdir. Bu eserlerde de Orta Asya kaynaklı Tengri-Tangrı; Çelep-Çalap adları bir hayli kullanılmıştır.
İlk örneklerden biri Hoca Ahmed Fakîh’in “Çarhnâme” adlı eseridir. Daha ziyade ahiret ve iman konularını işleyen eserin yazarı Mevlevî-Bektaşi geleneğinde hatırası yüzyıllarca saklanmış olan “kıdvetü’l- abdâl” Hoca Ahmed Fakîhdir. Eflâkî’nin “Menâkıbü’l-ârifîn”inde bu konuda bilgi vardır. Bu esere göre Hoca Ahmed’in vefatı 650 (1252)'den önce olmalıdır. Bu eserden (Çarhnâme ) alınan bazı beyitlerde Allâü teâlâ için hangi adlar kullanılmış, bakalım:
5- Bilürmi sen miçün geldüng cihâna
Sini kullug içün yaratdı Sultân
Burada Allah adı için istiâre ile Sultan kullanılmıştır.
25- Ögüngi dir kıyamet bil yakındır
Anun kim sanga nâzırdur Yaradan
Hâlık adı veya tahlîk sıfatının açılımı olan Yaradan (Yaratan) bugün de kullanılmaktadır. Has isim olmayıp sıfat olarak istimâli câiz görülmüştür.
70- Çelebüm çün ölüme ograruz biz
Ayırma song nefesümüz îmândan
Bu beyitte geçen çelep (çalap) kelimesi de bu devirlerdeki eserlerde bol bol görülür.
Çelep, Fârisî dilinde bir musiki âlet, olan zildir. Burada bağlantı zayıf olsa bile hak olmayan ilk dinî uygulamalar hep müzikli idi. Eski Roma’da “Bağ bozumu ve şarap Tanrısı” Bacus (Dionisos) adına yapılan inisiasyon törenleri ölüm ve hayata başlangıcı işleyen koro ve müzikli şiirlerle icra edilirdi.
Sapho, Attika Aiol lehçesinde Lesbos Eresos (Midilli) adasında doğmuş antik lirik Yunan şairidir. Afrodit kültü rahibesi olan Sapho (MÖ 612-?)  lir denen çalgı ile şiirler söylerdi.
Şamanizm inancındaki Türklerde Şamanlar, kopuz veya vurmalı bir âletle ruhları çağırırlardı. Muhteva olarak çelep, ilkel dinî içerikli çalgılardan biri idi.
Burada asıl çelep  (Çalap) kelimesinin “çelîpâ”dan gelme ihtimali daha yüksektir. Çelîpâ, Haç. Muarrebi salîb’dir “Farsça Türkçe Lugat, Gencîne-i Güftâr Ferheng-i Ziya, Ziyâ Şükun C.1S. 716-717 Maarif Matbaası İstanbul 1944.
Bu salip (haç) anlamına gelen Çalap kelimesini, Türkler bu niyetle kullanmadılar. Niyetleri şüphesiz Allah idi. Ama bu kelimenin bu mânâları içermesi inkâr edilemez bir gerçektir. O hâlde kullanılmamaları daha evlâ idi.
Her ne kadar Mecdud Mansuroğl’na göre Hoca Ahmed Fakîh Mevlevî Bektaşi geleneğinde olsa bile, o günkü şartlarda Sünnî akâid dışında telakkî edilmemelidir. Şu beyit bunun en açık delilidir:
75- Ebûbekr ü Ömer kanı Alî hem
Ya kanı cem’ iden Kur’ân’ı Osmân
Bu eserde çelep yanında Hak (15, 41, 56, 59 ve 78.) beyitlerde kullanılmıştır.
Hayy ise 55. beyitte kullanılmıştır. Rahmân 32. beyit, Sübhân 5. beyit, Yaradan 25. beyit.
Yine 1350 yılında Hoca Mes’ûd (Mes’ûd bin Ahmed) tarafından yazılan “Süheyl ü Nevbahâr” adlı 5703 beyitlik uzun manzum eserinde de zikredilen isimler kullanılmıştır.
Çalap:
62- Bahâr olıcak tangla gözüngi aç
Çalap rahmetin tangla yüzinge saç
594- Gezelüm Çalap şalla kolay vire
Anung çâresi elümüze gire
Burada geçen “şalla” kelimesi metinde şallah, şâllâh şeklinde de bulunur ki inşâallah kelimesinin değişmiş şeklidir.       
14. yy.da yazılan bir diğer önemli eser de Erzurumlu Darîr’in  Kıssa-i Yûsuf mesnevîsidir. Bu metinde de Çalap kelimesinin kullanıldığını görürüz. Beyitlerde Çalap, Tangrı şekli de görülür.
203- Eyitdi iy kurd bir Çalap Tangrı hakı
Söyle sözüng saklama benden dahı
Burada kısaca temas etmemiz gereken konu Osmanlıda ve daha evvel de Türk devletlerinde “hiciv” insan haysiyetine ters düştüğü için kullanılmamıştır.
(Şeyhî’nin Harnâme’si Üzerinde Dil Araştırmaları. Doç. Dr. Faruk K. Timurtaş, Türk Kültürü Araştırmaları C.1, sayı 2. Ankara 1965)
Çalap ve Tangrı kelimelerinin kullanılmaları iddia ettiğimiz gibi önce Orta Asya sonra da İran menşelidir. Önemli eserler ve önemli şahıslar tarafından kullanılmaları, bu kelimelere meşrûiyet sağlamaz. Bunların doğruları Osmanlı ile kullanılmıştır. Osmanlı din gibidir kelâm-ı kibârı ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür.
Bu geniş konunun devamında buluşmak üzere esen kalınız efendim...
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612021 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/genis-aci-fikir-ve-tartisma/612021.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT