BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Fatih ve Akşemseddin

CUMA DİVANI
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Facebook
566 sene önce bugünlerde İstanbul önünde Osmanlı ordusu en belirsiz günleri yaşıyordu. Kuşatma elli güne yaklaştığı hâlde kale düşürülememişti. Bu sırada ordugâha bir Macar heyeti geldi. Macar heyetinin ziyareti çeşitli söylentilerin çıkmasına sebep oldu. Zira V. Ladislas’ın idareyi ele aldığını bildiren elçiler, bir haçlı donanmasının İstanbul’a doğru yola çıktığını ve kuşatma kaldırılmazsa, Macar ordusunun da harekete geçmeye kararlı olduğunu söylemişlerdi.
Bunun üzerine Osmanlı savaş meclisi son defa toplandı. Vezir-i azam Çandarlı Halil Paşa'nın Bizans’la anlaşma yapılarak muhasaranın kaldırılması yönündeki ısrarlı tezine rağmen Zağanos Paşa, Şehabeddin Paşa, Turhan Bey gibi devlet adamları ile  Akşemseddin ve Molla Gürani gibi âlimlerin sözleri ve destekleri ile savaşa devam kararı alındı. Çandarlı’nın karşısında olanlar anlaşma teklifine; fetih alametleri belirdiği sırada işten el çekmek görev anlayışına sığmaz diyerek şiddetle karşı çıkmışlardı.
Papalığın hazırlatmış olduğu bir donanma ile Macarların ordu gönderdiği yolundaki haberler asker arasında yılgınlığa sebep olmuş genç padişah da endişeye kapılmıştı. İbni Kemal’in bildirdiğine göre son toplantıdan sonra musahibi Veliyyüddin oğlu Ahmed Paşa'yı Akşemseddin’e göndererek: "Kaleyi fethetmek ve hasma zafer bulmak ihtimali var mıdır?" diye sordurdu. Akşemseddin bu suale karşı;
“Cenab-ı Hak cevad-ı mutlaktır. Bunca erbab-ı din ve nüfus-ı mücahidin yek vücut olarak hareket ettikten sonra bir kâfir kalesinin ne hükmü vardır ki ona muratları ermeye! Gayret ve ihtimama devam etsinler inşallah en kısa zamanda arzularına kavuşacaklardır” buyurdu...
Fakat padişah bu cevaptan tatmin olmamıştı. Veliyyüddin oğlunu tekrar gönderdi. Bu defa Akşemseddin hazretleri uzun bir murakabeden sonra fetih gününü tayin ederek şu müjdeyi verdi:
“Ol gün subh-ı sadıkda tam bir ihlas ve himmetle falan yerden hisara yürüyüş ola. İzn-i Hüda ile zafer kapısı açılıp surun içi ezan sedaları ile dola...”
Bu haber Sultan Mehmed’in endişelerini giderdi. Gönlü açılıp ferah oldu. Tam bir gayret ve ihtimamla ol günün hazırlıklarını yapmaya koyuldu. 
27 Mayıs Pazar günü ordugâhta dolaşan münadiler iki gün sonra umumî yürüyüşün yapılacağını ilân ettiler...
 
 
"Şehri size bahşediyorum"
 
Artık İstanbul surlarının mühim bir kısmı yıkılmış vaziyettedir. Rumların yıkılan yerleri kapatamamaları için Sultan Mehmed, geceleri dahi top atışını devam ettirmektedir. Osmanlı ordusunun her kesiminde yoğun bir hazırlık göze çarpmaktadır. Genç padişah atına binerek surlar boyunca birlikleri dolaşıyor, görevlilere gerekli tembihlerde bulunuyordu.
Bayrampaşa vadisi ile Topkapı arasındaki mevzi, bizzat genç padişahın komutası altındaydı. Padişahın emrindeki merkez kuvvetlerin sağ kanadına Sadrazam Halil Paşa, sol kanadına ise, Saruca ve Sadi Paşalar komuta edeceklerdi. Bu kuvvetler, Topkapısı kuzeyindeki surlarda açılan büyük gedik üzerine hücum ederek nihaî darbeyi indirmeye çalışacaklardı.
Hücum kolları biner kişilik gruplara ayrılmıştı. Hücum eden birlikler yorulunca veya zayiat dolayısıyla zayıflayınca derhâl diğer birlikle değiştirilecek, böylece fasılasız olarak, kesin neticeye ulaşıncaya kadar hücumlar sürdürülecekti. Orduda bulunan âlimler ve şeyhler ise hücum esnasında cepheyi gezerek askerleri gayrete getireceklerdi.
Sultan Mehmed, ordu ve donanmanın büyük küçük bütün komutanlarını toplayarak onlara, alınan kararları tebliğ ettikten sonra şöyle konuştu:
"Paşalarım, beylerim, ağalarım, bugünkü savaşta silah arkadaşlarım!
Sizi, cesaretinizi bir kat daha artırmak için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan fazla gösterdiniz. Fakat benim esas gayem, zaferle neticelenecek hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizleri beklediğini hatırlatmaktır.
Bugün size, son derece kalabalık, büyük bir şehri hediye ediyorum. Bu eski Romalıların payitahtı olup güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna vasıl olmuş ve âdeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Bunu size bahşediyorum.
Şimdi parlak bir muharebe için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir muharebe için üç ana şart vardır. İyi niyet, kötü hareketten çekinme ve âmirlere itaat... Sükûnet ve disiplin içinde, verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi sonucunda başarılamayacak bir iş yoktur. Şimdi yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile muharebeye koşunuz ve mâlik olduğunuz liyakati gösteriniz...
Bana gelince; sizin başınızda çarpışacağıma yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket ettiğini bizzat takip edeceğim.
Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün, çadırına gitsin. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Maiyetinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sükûnet hâkim olmasını emrediniz. Sonra fecir ile beraber kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir intizam dâhilinde tertip ediniz. Hiçbir şey ile ne de hiçbir kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı bozmayınız, sakin olunuz. Fakat savaş borusunun çaldığını duyunca ve sancakların dalgalandığını görünce, silah elde derhâl ileri atılınız!.."
Bu nutuktan sonra, yüksek rütbeli kumandanları bir müddet daha alıkoyan padişah, onlarla hücum planlarını son kez gözden geçirdi...
 
 
Kalplere korku düştü
 
Öte yandan İstanbul müdafileri ve şehir ahalisi elli üç gündür devam eden muhasara neticesinde gece gündüz çalışmaktan yorulmuştu. Zira Topkapı mıntıkasında yoğunlaştırılan top atışlarının yaptığı tahribatı tamir edebilmek için devamlı faaliyet göstermek gerekiyordu. Ayrıca her defasında açılan gedikler büyüdüğünden, tamir için de gerekli mesainin artırılması zorunlu hâle geliyordu. Bu durum ise müdafilerde yılgınlık ve bozgunluğa sebep oluyordu...
İmparator ise son umumi hücumu atlatabilmek için elinden gelen bütün gayreti gösteriyordu. O, bu hücumun da püskürtülmesi ile Türklerin ümitlerinin kırılıp geri çekileceklerini kuvvetle tahmin ediyordu. Rahipler her gün olduğu gibi yine halkın maneviyatını yükseltmek ve mukavemet fikrini artırmak üzere ilahiler okuyarak, "mukaddes" resimleri taşıyarak şehri dolaşıyorlardı... İstanbul’u birçok muhasaradan kurtardığı zan olunan "Meryem Ana tasviri" yine ellerindeydi.
Ancak bu kez hiç beklenilmeyen bir olay cereyan etti. "Mukaddes" resim hiçbir sebep yokken rahiplerin elinden kayarak yüzüstü yere düştü. Herkes bağırarak resmi kaldırmaya koştu. Fakat resim sanki kurşun misali ağırlaşmış ve toprağa yapışık bir hâl almıştı. Bu vaziyette, resmi yerden kaldırmak mümkün olmadı. Herkes ağlaşmaya, istavroz çıkarmaya ve dua etmeye başlamıştı. Sonunda papazlar, resmi kaldırarak merasime devam ettiler ise de bu olağanüstü hadise bir hayır alameti olarak görülmedi ve kısa zamanda şehir halkı arasında yayılarak kalplere korku saldı...
Bu arada, umumi hücum kararının Türk ordusunda uyandırdığı şevk ve heyecanı gözleyen Bizanslıların maneviyatı tamamen sarsılmıştı. Sakız Başpiskoposu Leonardo, şehir halkının o günkü hâlini anlatırken;
"Eğer siz de bizim gibi Türklerin 'La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah' diyerek hep bir ağızdan cihanı dolduran haykırışlarını işitmiş olsaydınız hakikaten teessür içinde kalırdınız" demektedir. Barbaro ise:
"Biz Hıristiyanlara gelince, bütün gündüz ve bütün gece, Tanrıya, mukaddes Meryem Ana'ya, semadaki bütün azizlere bizi muzafferiyete kavuşturmaları için dua etmekten başka ne yapabilirdik" diyerek son günlerdeki acziyeti ortaya koymaktaydı.
Buna rağmen Bizans tarafında askerî hazırlıklar bütün gün ve gece devam etti. 28 Mayıs günü imparatorla Jüstinyani, beraber bütün surları gezerek noksanları mümkün mertebe gidermeğe çalışırken, müdafileri de teşvik ettiler. Ardından, Ayasofya kilisesinde Bizans ve ecnebi büyüklerini toplayan imparator, onlardan birlik ve beraberlik içinde çarpışmalarını istedi ve kendisinin milleti için ölmeye kati karar vermiş olduğunu söyledi. Nutku dinleyenler din ve memleket için ölmeye hazır olduklarına and içtiler...
 
 
Zaferleri rehber edinen askerler
 
Ünlü tarihçi Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlı ordusunun İstanbul’un fethinden önceki son geceki manzarasını şöyle nakletmektedir:
“O gece padişah, zaferleri rehber edinen askerlerine kargı ve mızraklar üzerine meşaleler, şem’alar dikip ol yere batasıca kavmin karşısında mumlar yakalar deyü buyurdu. Böylece meşaleler gece karanlığında ışık salınca, yalın kılıçların çakıp parlatılmasına girişildi. Düşmana aman ve gediklerin örtülmesine zaman vermeyeler deyü, padişahın fermanı gereğince asker, kalenin önünü yaktıkları ateşlerle aydın ederek hisar duvarlarını da çerağlarla ışıklandırarak; sanki kırmızı, yeşil çiçekler, gül ve lâleler ile çevreyi süsleyip gülşen eylediler. Her yerden tekbir sesleri ile geceyi şenlendirdiler. Şehadet suları ile günahların görüntülerinden ellerini yudular. Ol gece, cihanı aydınlatmak için tutuşturulan ateşlere, yıldızların gösterdikleri ışıklar da eklenince aydınlık o hâle geldi ki, gündüz gibi olan yörede, düşmanın kederlerle kararan gözleri hayretler içinde kalıp, dünya; gözüne, kara bahtı gibi simsiyah gözüktü.
Naralardan titredi çarh-ı berin
Sayhalardan inledi rûy-ı zemin
Bizans halkı bu ışık ve sesleri dehşet içerisinde izlerken tam gece yarısı olunca Mum Donanması bir anda söndü. Bütün ordugâh karanlığa gömüldü. Bu hâl müdafiler ve Bizans halkı arasında daha büyük bir moral çöküntüsü meydana getirdi. Bundan sonra bir buçuk saat kadar yalnız topların sesi işitildi.
Artık İstanbul Fatih’ini bekliyordu..."
 
 
TEFEKKÜR
 
Rabb-i izzetden eğer ihsân ola
Zafer yollarına sefer âsân ola
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
608113 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/608113.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT