BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler…

Tillo, ilim ehlinin, kalp mütehassısları sevdalılarının akın ettiği bir dağ köyüydü. 
 
 
Koyu kül rengi kalpağının altındaki yorgun, güneş yanığı yüzü; ruh hâlini çok açık yansıtıyordu. Sanki konuşmaları işitmemek için hususi gayret içindeydi. Yünlerle sarılmış ayaklarını; gayet ağır, gizli ve narin bir şeyi kırmamak, incitmemek için, hayaletler misali ağır ağır atıyor ve başı önde düşmemek, bir şeye dokunmamak, bir yere çarpmamak, yanlış bir şey yapmamak için bastığı yeri tam görmeye çalışıyordu…
 
Hep işleri fâikdır!
Birbirine lâyıkdır!
Neylerse muvâfıkdır.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…
                  ***
Tillo, küçük ama ilim ehlinin, kalp mütehassısları sevdalılarının akın ettiği bir dağ köyüydü. Tefekkür Tepesi ya da Üstad Kalesi “Kale’tül üstad” dumanlı başıyla esrarlı bir ana gibi kucağına yaslamıştı onu.
Abisiyle kucaklaşan Ali Efendi; acı yellerden, coşkun sellerden, zirvesi, karlı dağlardan, derin uçurumlardan aşarak, ayıdan, kurttan, çakaldan kaçarak geldiği zorlu yolculuğun tehlikelerini kimseye anlatmadı, anlatmayacaktı da… Sadece kendi biliyordu neler çektiğini. Gördüklerini İbrahim’e hiç hissettirmemişti, ağabeyine de bahis açmayacak, sorarlarsa hep iyi taraflarından dem vuracaktı. Onun da öyle bir huyu vardı. Evet, sefer o kadar kolay olmamıştı ama mevzubahis İbrahim olunca akan sular durur, olmazlar olurdu. İş kazasız, belâsız başarılmıştı ya, mühim olan güzel neticeydi. Rabbim ihsan etmişti. Yemyeşil çayırlardan, renk renk desen desen ormanlardan geçmiş, çam oluklarından güldür güldür akan billur gibi soğuk suları kana kana içerek gelmişlerdi. Ekmeği, havası ve suyu neyse de gönül ehli sultanların diyarına sağ salim varmak sevindiriyordu herkes gibi Ali Efendi’yi de. Ana gibi bağrına basmıştı muhterem dadaşı. Gönlünce kucaklaştılar doya doya…
Doruğunda kartallara, eteğinde kuzulara mekân olan “Tefekkür Tepesi”, İbrahim gelince bir başka mânâ kazanacaktı. Bu yüzden olsa gerek memleketin dört bir yanından eli iş tutan dal yiğitler, ebedi saadetleri için akın akın buraya koşuyorlardı. Boğaz tokluğuna el kapılarında ömür tüketmemişlerdi ya ve dile gelmez dertleri yoktu ya… daha ne istiyorlardı.
Asırlar boyu efsaneler, destanlar yatağı olmuş bu huzur diyarının altın kapısından birlikte içeri girmişlerdi bir kere; dert, musibet hiç düşünülür müydü? Bu sene dereler çay, çaylar nehir, nehirler derya olmuştu, büyüdükçe büyümüş taşmışlardı yataklarından. En ufak çaylar geçit vermez olmuştu. Üstlerindeki en kavi köprüler sel darbelerine dayanamamış alıp götürmüştü ama onların yolculuğuna mâni olamamıştı…
              ***
Hasankaleli Ali Efendi düşüncelerine ara verdi ve oturduğu yerden kalktı. Ağabeyi Osman Efendi’ye doğru ilerlerken, mestli ayakları tahta döşemede gıcırtılara sebep oluyordu. Hoşuna gitmezdi bu ses İbrahim’in. Daha yavaş ve de dikkatlice bastı zemine, zaten şu anda o uyuyor olmalıydı... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612942 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/612942.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT