BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“A! Aaa!.. Nene Hanım bunları unuttu mu ne?"

 
 
Avlunun bir köşesinde itinayla hazırlanmış iki yol heybesi dikkatini çekti...
 
Harp demek; hasretlik, ayrılık, gidip dönmemek, gelip bulmamak demekti, her şeyden önce. Onlar, farklı durum ve şartlara kendilerini hazırlamalıydı. Bir gün ölüm gelip kendilerini yakalayacak, belki hazırlık yapmadan da ayıracaktı. En büyük hakikat; ahiret yolculuğuydu elbette. Mühim olan; alnı açık, yüzü ak, şerefli bir şekilde ve şehid olarak bu dünyadan göçmekti. O da herkese nasip olmazdı.
“İnsanın duran, kırılan, burkulan kalbi olmasaydı bunlar düşünülür müydü acaba?” diye söylendi Mehmet Abdullah Efendi... Mazisiyle hemhâl olmasından mı, yoksa sefere çağrılıp çağrılmama korkusundan mı ne, şakaklarından soğuk terler akmaya başladı. Cebinden çıkardığı mendiliyle yüzünü sildi. Ne kadar oyalandığının farkında bile değildi.
Neredeyse akşam olmaktaydı. Öküzler, atlar iyice doyurulmuş, her ihtimale karşı da, imkânları nispetinde tedbirini almıştı. Kendi göçleri hazır olduğu gibi, en son uğradıkları dayılarının, amcalarının da yükleri yüklenmişti. Namaz kılıp bir meçhule doğru hareket edeceklerdi.
Mümkün olduğu kadar arabalar peş peşe, birbirlerine yakın yürütülecekti. Nasip olursa, her şey normal seyrederse yatsıyı yolda, sabah namazını da Erzurum’da kılabileceklerdi. Tabii ki tahminleri öyleydi, şartlar ne gösterir bilmiyorlardı. Ayağa kalktı, başını uzatıp pencereden dışarıya baktı. Nene Gelin ortalıkta görünmüyordu. Açık olan kapıdan, kararsız ve küçük adımlarla çıktı. Geldiği yerlerden bir gölge gibi sıvıştı. Kapıyı her zaman, biricik sevdalısı, hayat arkadaşı, gönlünün sultanı açardı, şimdiyse o günlerin yerinde yeller esiyordu. Daha dün yaşadıkları, çoktan mazi olmuştu. Herkes can derdindeydi, kimseden hizmet beklemek nafileydi.
“Nerede o saadet dolu günler? Bana kim bırakacak ki Nene mi?” dedi. O, artık evlatlarına kol, kanat geren müşfik bir ana olsa da hâlâ gözünde; âşık olduğu komşu kızıydı.
 
Komşu kızı alacağım seni,
Ne olur naz yapıp üzme beni!
Kalbimde bir sızı, hem de yeni,
Vursalar bile dönemem geri!
 
Arı kovanı misali insan kaynayan evde bugün in cin top oynuyordu. Herkes bir tarafta, ortalıkta denk yapılmış kap kacaktan maada kimsecikler yoktu. Avlunun bir köşesinde itinayla hazırlanmış iki yol heybesi dikkatini çekti.
“A! Aaa!.. Nene Hanım bunları unuttu mu ne? Hayırdır inşallah!” dedi. İlk defa görüyormuşçasına, kendi elleriyle sıvadığı duvarlara nasırlı avuçlarını sürdü, bir bebek okşar gibi okşadı. Sanki vedalaşıyordu. “Ya kısmet bir daha bu duvarlar arasında bir Erzurum türküsü çığırmak. Yeniden kireç taşı getirmek, harmanda yakıp pişirmek, su katıp kireç elde etmek ve babamın itinayla ördüğü bu duvarları parlatmak. Ya kısmet!”
Hafif toz bulaşmış elini üstüne sürdü, üfledi. Eskiden olsaydı daha bir dikkat ederdi. Şimdi gözü bir şey görmüyordu. Biraz sonra mezara girecek mevta gibiydi. Yürüyen, konuşan ölü...
Perdesiz pencerelere, eşyasız odalara baktı boş ve nemli gözlerle. Korkunç bir mağaraya girmiş gibi hissetti kendini... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616408 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616408.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT