BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Nene bugün; mevsimin iki zıt yüzünü yan yana gördü!

Solgun yüzlü abisinin, yatağındaki bu hareketsiz hâlinden pek korktu Nene.
 
 
Soğuklar başlayalı, ellisini geçmiş nice kadın, erkek hastalandı, yatağa düştü. Muhacirlik, ayaz, evsizlik, bakımsızlık fakir fukarayı perişan etmişti. Bazılarını sükkem tutmuş, bazılarının romatizması azmış. Mevsim hastalıkları saymakla tükenmezdi ki... Sönük, fersiz güneşin cılız ışıkları, hayatı canlandırmaya yetmiyordu. Hayvanlar bile inlerine çekilmiş, toprağın yeniden gençliğe kavuşmasını, hayat bulmasını bekliyordu. Önlerinde uzun, zahmetli bir kış vardı. Erzurum bu aylarda, insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu.
Nene; abisinin zayıf, hâlsiz hâlinin geçici olduğuna çok inanmıştı. Yapılan sohbetler, istediği şeylerden yemesi iyiye işaretti. Aklına kötü bir ihtimal getirmiyordu. Sonra Hasan abisi dirayetliydi de... Hakikati tam anladıktan sonra mesele kalmazdı! Ölüm değildi ya... Sevdiği kız; hele hele vatana, millete bir yanlış yapmışsa orada bitirirdi. Nazlanacak, kahırlanacak hâli yoktu. Biraz önce sobanın yanında baş başa konuştuklarından sükûtuhayale uğradığı besbelliydi. Çabuk toparlanacağı da...
Nene bugün; mevsimin iki zıt yüzünü yan yana gördü: Bir tarafta çocuklar yokluğa, soğuğa aldırmadan oynaşıyor, her zamanki gibi karakargalar, gaklayarak uçuyor; diğer tarafta ise ihtiyarlar, hastalar, yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini sobada veya ocak başında ısıtmakla meşgul. Başı, yün yastığa dayalı, göz kapakları örtülü Hasan abisine şefkatle baktı... Bu gözler; hoşa giden bir hareket gördüğünde, kalbe dokunan, duygu yüklü, hissiyatı yüksek bir söz karşısında hemen yaşarırdı. Öfkelendiğinde, fırtına olur, boran olur eserdi, gürlerdi de. Her hâlükârda ağzından kalp kırıcı, kötü bir söz çıktığı pek görülmezdi...
“Canım abiciğim; başına gelen eziyetler yetmemiş gibi bir de biz hoş olmayan haberler vererek, acılarını artırdık! Affet bizi, e mi?” dedi, Mehmet’ini düşündü. Bir gün Mevlâna hazretlerinden şunu anlatmıştı, biricik hayat arkadaşı: “Buğdayı başak olsun diye toprağa atarlar, değirmende un olsun diye ezerler, ateşte iyice pişirir, ekmek ederler, yetmedi dişleri ile defalarca çiğneyip parçalarlar... Bir buğday tanesi bile kaç defa ölüm cenderesinden geçtiği hâlde yine cana can, kana kan verip dirilmiyor muydu? Ezil ki; can olasın, cana can veresin!" demiyor muydu biz fanilere? Şimdi ibret almak, ders çıkarmak da bize düşüyor. Her tökezlendiğimiz yerden doğrulup kalkmak da öyle...
Nene, solgun yüzlü abisinin, yatağındaki bu hareketsiz hâlinden pek korktu. Anacığına, evdeki kayınvalidesine de bir şey belli etmeden sabırla uyanmasını, kendine gelmesini bekledi. Hesapta olmayan bu üzüntüsünden gözleri dolmuş, aklı başından gitmişti sanki.
Hele bir kaldır toprakları örten karı!
Kök değil onlar, şehid ecdadın saçları!
İyi dinle: Dedenin sesidir, rüzgârı!
Dost düşman kim, belli olsun, çıksın haçları!
      DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
617927 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/617927.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT