BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diyalog

Diyalog

Fevziye bacı, tekrar gelmişti sütbeyaz mermerin başına. Onu sıvazlıyor, okşuyor, karşısına geçerek bakıyor, hele de resmini tekrar tekrar öpüyordu.



Ana yüreği dayanır mı? Fevziye bacı, tekrar gelmişti sütbeyaz mermerin başına. Onu sıvazlıyor, okşuyor, karşısına geçerek bakıyor, hele de resmini tekrar tekrar öpüyordu. Hergün oğlunun mezarını ziyaret etmek, sanki onun boynunun borcuydu. Gelip dua üstüne dua okuyor, hiç olmazsa birazcık gönlünü rahatlatıyordu. Mezarlık, oturdukları mahallenin tam karşısındaydı. Bir sigara içimi yolu vardı. Kendisi kullanmıyordu da, sözün gelişi öyleydi. Mezarlık, karşıdan bir keçi sürüsünü andırıyordu. Gece gündüz hep orada otluyor gibiydiler. Fevziye Hanım, artık ellisine merdiven dayamıştı. Pek yaşlı da sayılmazdı. Ama oğlu Nahit’in bir kaza sonucu ölmesi, onu çok yıpratmıştı. Gelincik çiçekleri yanakları birden bire solmuş, üstlerinde çizgiler oluşmuştu. Ufacık kara gözleri, üzüntüden ve ağlamaktan çukurlaşmış, feri kaçmıştı. Narin fidan boyu, bu olgun yaşında yaşlanmış bir fidana dönmüştü. Bu yetmezmiş gibi, araları pek iyi olmayan gelini Cevriye’yle daha da açılmıştı. Çünkü o evine, hanesine sarılacağı yerde, elâlemle komşuluk yapıyordu. Ötekinin, berikinin körüklemelerine inanıyor, eve dönünce de kayınvalidesine bir kuduz köpek gibi saldırıyordu. Keder ve mezar Sanki hanelerinde bir yılan barındırıyorlardı. Her dakika ve her an onları sokmaya hazır gibiydi. Üç kat saray gibi evleri vardı. Kendileri birinci katta oturuyorlardı. Oğullarına da orta katı düzmüşlerdi. Kaloriferli ve klimalıydı. Her istediklerini almışlar ve odaları düzülü, koşuluydu. Hiçbir şeyleri eksik değildi. Bir fabrikada mühendis olan oğullarıyla gururlanıyorlardı. Kaç yıldır, işte bu günler için, okutup yetiştirmişlerdi. Gelene gidene kapıları her an açıktı. Ne çok sevenleri, sayanları vardı. Ama şu trafik canavarına ne zamana kadar boyun eğilecekti? Bu ejderhanın yolunu ve boynunu kesecek birileri yok muydu? Biricik yavrularını ellerinden almıştı. Şimdi, her yer ıssız, kapılarını çalanlar ara sıra en yakın akrabaları oluyordu. Fevziye bacı, evden getirdiği su dolu bidonları, birer birer her çiçeğin köküne dökerek boşalttı. Mezarın üstü, boydan boya, türlü türlü çiçeklerle süslüydü. Boyunlarını eğmiş olan çiçekler, sanki canlanıverdi. Bir anda gelininin yaptıkları da gözlerinin önüne serildi. Nice ağza alınmayacak sözler söylüyordu ona. O ise karşılık vermiyor ve onun aklına uymuyordu. Ah, ana yüreği Ana yüreği gibi var mıydı? Her şeyi affedebilen, gülü için dikenini de sevebilen ana yürekleri... Acaba, kendisini o kayınvalidesinin yerine hiç koyuyor muydu? Sıra bir gün ona da gelmeyecek miydi? Bu işler, parayla değil, sıraylaydı. Bir bilse onu da neler bekliyordu. Eşi İbrahim, bir fabrikada bakımcı gibi çalışıyordu. O, işiyle, gücüyle orada kendini avutuyordu. Derdini, kederini içine atıyor, karısının yanında birşey yokmuş gibi davranıyordu. Evde Fevziye’nin tek başına ne kadar çok üzüldüğünü iyi biliyor ve yangını körüklemekten kaçınıyordu. Haneye döner dönmez ilkten eşinin gözlerine bakıyordu. Demek ki bu gün de çok ağlayıp sızlamıştı. Gözleri iyice irileşmiş ve kızarmıştı. Onun için günler sanki uzayıp uzayıp duruyordu. Ah bu kara yazgı! Bu kara yazgı! Neden bu ani beklenmedik yıldırım onların hanesine düşmüştü. Onlar da yüce Allah’ın yolundan hiç sapmıyordu. Son günlerde gelinlerinin tutumu onları çok üzüyordu. Oğulları Nahit’in acısı yetmiyormuş gibi şimdi de bu yangın çöreklenmişti yüreklerine. Nasıl olur da onları biricik torunlarından mahrum edecekti. O kucaklarından inmeyen, burcu burcu kokan kuzucuk yavruları. Kaç gündür, kıvırcık gelip onların kucaklarına atılıp kendini sevdirerek okşayamıyorlardı. Çok sevecen, sarışın, dünya güzeli bir torunları vardı. Onlar, tatlı dilli Ali’yi gördüklerinde, Nahit’i görmüş gibi oluyorlardı. Torun yanında yoktu Çocuk babasına çok benziyordu. Onun gibi geniş omuzlu, konuşkan, karşısındakinin gönlünü almayı bilen, tam babası gibi bir küçük erkekti. Sanki bu son ateş öncekinden daha da büyüktü. Kimin için didinip uğraşıyor, yaşıyorlardı? Bir tek Ali’leri vardı ellerinde, kollarında, yüreklerinde. Torunlarını görememek, onlar için ölümden de beterdi. İşte torunu Ali, bu defa da yanında yoktu. Onu ararmış gibi iki tarafına bakındı. Güneş, tren yolunun arkasında kaybolmuş, hava kara çarşafını giymeye hazırlanıyordu. Mezarlıkta kimsecikler kalmamıştı. Bu ziyaretlere çoğu defa torunuyla birlikte geliyorlardı. Ama artık ne zaman Ali’yi davet ettiyse de ağlayarak: “Annem bana oraya gitmeyi yasakladı!” diyordu. Başka defasında da hep evin ikinci katını gösteriyor, ve babaannesinin arkasından üzgün üzgün bakıyordu. Çünkü o artık büyümüş, herşeyi anlıyor ve akıl erdirebiliyordu. Fevziye bacı hıçkırıklara boğularak, derin derin içini çekti. Ölenle ölünmezdi ki. Her şeye rağmen hayat devam ediyordu. Artık eve dönmeliydi. Kazları ve tavukları toplaması lazımdı. Sonra kırdan çoban da gelebilirdi. Allah büyüktür, dedi kendi kendine İnşaallah “İyi günler ileridedir” düşüncesiyle ayaklarını sürükleyerek, ağır ağır yeni doğan ay gibi yüzü solgun evlerinin yolunu tuttu. * Lâtif KARAGÖZ / ÇORLU Eylül sabahında Yapışmış avuçlarıma Bahar kokan sabahların tadı Yine bahara doğmuşum Gözlerim karanlıktan korkan Gözlerim şimdi karanlıktan uzak Karşı komşum Ali beyin bebeği Bir şiir okumakta annesine Saat sabahın beşi Bugün pazar Uyunur mu bu eylül sabahında İyi ki sen yanımdasın Sen düşüncelerimi okuyorsun dumanında Hani zehir de olsan vefalısın ya Cıgaram dediğim, sen biliyorsun Hasret değil ama Var bir şeyler bu havada Oğlum uyuyor içeride Kızım uyuyor, karım uykuda yatakta Ellerimle size hazırlıyorum bu sabahı Merhaba tanın ağartısı Uyku göz kapaklarıma dargın Neye kızdıysa İki bardak su da söndürmedi İçimdeki yangını Oysa akşamdan kalma değilim Hayır hiç içki de içmedim Ellerim de titremiyor Ama içimde bir yerler Zangır zangır titremekte ki Kor gibi parlayan Size hazırlıyorum bu sabahı Size hazırladım bu sabahı Kahvaltıya beklemeyin canlarım beni Bir paket sigara Biraz da uyku aramaya çıkıyorum * Mahmut Erkan ÇAMURLU / MANİSA Ayşe’min gözleri Yağmur sonu serinlik gibi, Gök katında derinlik gibi, Kirpik altında gelinlik gibi, Ayşe’min gözleri... Rahmet dolu bulut sanki, Sevgi dolu umut sanki, Dalında karadut sanki, Ayşe’min gözleri... Burcu burcu çiçek gibi, Her dem gülecek gibi, Bana birşey diyecek gibi, Ayşe’min gözleri... Hem yakın, hem uzak sanki, Ana sütü gibi ak sanki, Açılmamış duvak sanki, Ayşe’min gözleri... Kimin gönlüne dolacak, Kısmetini nerde bulacak, Benim şiirimde kalacak, Ayşe’min gözleri... * Özkan GÖNLÜM Yusuf mu, düş mü? uykulara sırt döndüm kör karanlıkların kıyılarından bir güzel adam seslendi yangınıma duydum ki Yusuf’un güzelliğinde yitmiş düşlerim gördüm ki intihar vedasıyla gezinen bir kız kendini Yusuf’un düşlerine terk etmiş isimsiz iklimlerde çiçekler açmış isimsiz... “bilme” çabası içindeyken “yitme” korkusu vurmuş yüreğine kaç duanın hecesine tutunan düşleriyle örmüş sevgi ağlarını dönen, düş olmuş Yusuf, yine kuyuda kalan Yusuf yaşadıkça düş, yaşatan... * Gülder BULUN Umut “akşamlar” Akşamında hayatın Sabahı olmayacak Erken yat o gece Yolculuk başlayacak Gittiğin yer vuslatın Çiçekler orada solmayacak Yaş otuzbeş olacakmış Hiç ağarmayacak saçlar Nedense bilinmez Öne eğilmiş başlar Hüzünlü gidiyorlar Diyorlar gerçek hayat İşte orada başlar Kalanlar ağlamada Yükseliyor figanlar Yaşlı genç farketmiyor Devriliyor çınarlar Körpe fidanlar İstemiyor hiçbiri Ağlanmasın ardı sıra İstedikleri bizden Sadece bol bol dua * Emir KAPTAN / BANDIRMA Çocuğum Bir acı feryatla başladı hayat Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Göbeğin kesildi ismin konuldu Fani dünyaya hoş geldin çocuğum İlk ağzını açtın meme aradın Doyasıya emdin sütüne kandın Sonra da derin bir uykuya daldın Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Dört aylık iken göze göründün Etrafına gülücükler savurdun Beşinci ayında peşinden koşturdun Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Sekiz aylık oldun da emekledin Marifetine daha neler ekledin Onuncu ayda biraz tökezledin Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Adın Durmuş Ali hiç boş durmadın Koşturmaya çok erken başladın Gelip geçen köpekleri taşladın Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Onüç aylık iken verdik kreşe Sabahları kalkmak oldu işkence Sana sahip olmak en güzel şey bence Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Altı yaşındayken gittin okula Çantanı vurdun sırtına, düştün yola Böyle nimet nasip olmaz her kula Fani dünyaya hoş geldin çocuğum Anuş der ki lafı uzatmayalım Doğru olup eğriye sapmayalım Helal aşa haram su katmayalım Fani dünyaya hoş geldin çocuğum * Anuş GÖKCE/ İSTANBUL Sonbahar Bakıp resimlere bir gece yarısı, Ağladın mı hiç sabaha kadar? Yüreğimde çarpıyor bir aşk acısı, Çektin mi hiç herhangi bahar? Gezdiğin yerde dolaşırken, Andın mı hiç onun adını? Ufukta gözlerin usulca dalarken, Dinledin mi hiç esen rüzgarı? Sel olup akan gözyaşların, Çok mu dinmeyecek kadar? Benim gibi beklemezdin sonbaharı, Sevseydin seni seveni sonuna kadar... * Hasan KEŞLİ Vefasız Seni vefasız akşamlarda öldürdüğümden beri Aşkı kanadı kırık bir martıya emanet ettim Yağan yağmurun her damlasında ihaneti yaşadım. Sen bir annenin evladına duası kadar saftın. Ve aşk kardelen çiçeğinin inadında kutsaldır. Seni öldürdüm Vefasız akşamların karanlığı üzerine düşmesin diye Ve yaşıyorum o karanlıkları bir damla ışıkta boğmak için Hani derler ya “dünya yalandır” Aldırma vuslat ahrete kaldı. * Yusuf GÜLLÜCE
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT