BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nehirlerin buluştuğu kent ELAZIĞ

Nehirlerin buluştuğu kent ELAZIĞ

Hatırlıyorum da yıllar evvel ona buna sataşarak bulmaca karaladığım günlerden birinde ortaya sormuştum: “Yukarıdan aşağı bilmem kaç... Üç tarafı sularla kaplı bir ilimiz?” Kimi İstanbul, kimi Çanakkale diye mırıldanmıştı. İzmir’cilerle, Muğla’cılar atışırken Mehmet Soysal’ın sesi yükselmiş ve “Yaz” demişti, “Elazığ!”



Gülmüş geçmiş, hemşehricilik gayretine vermiştim. Ama Mehmet Abi hiç de espri yapmışa benzemiyordu. Nereden bulduysa buldu bir harita getirip masama koydu. Hakikaten yukarıdan Keban, aşağıdan Karakaya Barajı ili çember gibi kuşatıyordu. Sadece doğu cihetinde bir boyun vardı onun da ortasında Hazar oturuyordu. Buna göre Elazığ “dört tarafı sularla kaplı ilimiz” tarifine bile uyuyordu. İşte o gün bu gündür Elazığ’ı merak eder dururum. Fuar hazırlıkları iyi bir bahane oluyor. Meğer Elazığlıların suya muhabbetleri ne kadar çokmuş. Daha ayağımız toprağa değer değmez bizi arabalara atıyor. Hazar gölüne götürüyorlar. Sivrice’yi, mavi bayraklı plajları, kampları, tatil köylerini dolandırıyorlar. Halk birer ses ve duman makinası olan sepetli Rus motorlarına atlayıp Hazar’a koşuyor. Kimi mangal yakıyor, kimi suya giriyor. İlk mektep çocukları bile iri balıklar yakalıyor. Öyle resimler çekiyorum ki altına, “Marmaris’te bir koy” yazsanız itiraz eden çıkmaz. Hoş Hazar öyle camışların çimdiği bataklık bozmalarından değil. Derinliği yer yer 250 metreyi geçiyor. Gölün altında antik bir şehir (Batıkkent) yatıyor. Niye kenarında değil de dibinde? Bunun ibretli bir hikayesi olmalı ama bileni çıkmıyor. Elazığlılar bize önce nefis göl balıkları yediriyor sonra helezonu andıran bir yoldan yukarılara vuruyorlar. Ben diyeyim 5 kilometre, siz de deyin 5 kilometre tırmanıyoruz. Aaa İsviçre’ye mi geldik acaba? Bir yanda taş duvarlı, dik çatılı dağ evleri, bir yanda zirveye yürüyen tele skiler. Yamaçlarda yer yer kar adaları görünüyor. Aralık ile Mart arasında 3 metre kar tutan piste kayakçılar çok rağbet ediyor. Oksijen komasına girmeden Uzaklarda dorukları bulutlu dağlar ve çizgi halinde uzanan baraj gölü... Hazar zaten ayağımızın altında. Gök nasıl lacivert, hava nasıl berrak anlatamam. Diyarbakır yoluna dizilen yalılar tek tek seçiliyor. Dalgalar kumsalda kırılıyor, tekneler süzüm süzüm süzülüyor. Buzlu zirvelerden kopup gelen rüzgar kâh çam, kâh çim kokuyor. Bu oksijen bolluğu alıştığımız şey değil. Bakarsın çarpar marpar. Yola çıksak da azıcık eksoz koklasak. Şimdi İstanbul’dan geldik ya onlara akıl satmam icap ediyor. Bir iki küçük öksürük darbesi ile boğazımı temizleyip uzunca bir “Eee” çekiyorum. “Eee öncelikle şunu ifade etmeliyim ki burada neden yamaç paraşütü yapmadığınızı anlayabilmiş değilim.” Gülüyorlar. “Burayı bütün yamaç paraşütçüleri bilir” diyorlar, “hem artık bizim çocuklarımız da atlıyorlar.” Hal böyle olunca su kayağı ve sörf hakkında vecize buyurmam gerekmiyor. Bu Elazizlilerin memleket muhabbetlerine bayılıyorum. İki de bir dönüyor, “nasıl buldun” diye soruyorlar. Beş harfi yanyana getirip “güzel” deyiverdin mi çocuklar gibi seviniyorlar. Ertesi gün Keban tarafına uzanıyoruz. Keban gölü göllükten çıkmış, bildiğiniz deniz olmuş. Elazığ’dan, Pertek, Çemişgezek ve Ağın’a düzenli feribot seferleri yapılıyor. Feribot dediysek UND’nin devleri değil tabii. Çıkarma gemisinin biraz enlicesi. Tekne ancak 6 araba alıyor, ücret 2,5 milyon. Bu sularda akıntı, kaba dalga, yıldız, poyraz, lodos yok. Haliyle Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesinin bildiri yayınlaması gerekmiyor. Gelgelelim Kaptan Mustafa (22 yıllık tecrübesine rağmen) işini ciddiye alıyor, gözünü dört açıp “keleğe gelmemeye” bakıyor. Bu kelek denilen şey bildiğiniz sal. Şişme tulumlar üstüne dal, tahta filan. Eğri büğrü ama on tane adam taşıyor. Ağın yolunda Ağın civarı nasıl yeşil anlatamam. Meyve bahçelerini görünce takılıyor “Ohh, oh ne âl┠diyorum “ekmek elden su gölden.” Niyazi bey gülüyor. “Bende koca bir elma bahçesi var” diyor. “Geçen yıl işçilik ve nakliyeye verdiğim parayı bile alamadım. Bu sene de öyle giderse baltayla dalıp, alayını kıracağım.” Elazığlılar bol günlerinde para etmeyen meyveleri şıra edip kaynatıyor. Ya bastuk (pestil) döküyor, ya da ceviz dizilmiş ipleri daldıra çıkara orcik (cevizli sucuk) yapıyorlar. Mâlum Keban barajı bir zamanlar bizi çok heyecanlandırmıştı. Bu baraj uğruna güzelim köylerden, vadilerden, tarım alanlarından, değirmenlerden nasıl da vazgeçivermiştik. Barajı gezerken yine aynı heyecanı duyuyorum. Şu setin ardında milyarlarca ton su. Suyu tribinlere koyverdin mi elektrik. Elektriği şebekeye saldın mı para... Trink para! Bu baraj henüz tek ünite çalışırken kendini bir yılda amorti etmişti. Şimdi 8 ünitesi var ama zarar ettiğinden dem vuruyorlar. Akıl alası değil. Devlet ne yapıp yapıyor, açık vermeyi başarıyor. Madem bu işin sonunda zarar vardı bunca araziyi niye gömdünüz, niye iklimi, bitki örtüsünü bozdunuz. Yok abi bundan böyle nükleer enerjiden yanayım. Çevreciler dertlerine yansınlar. Alabalık karabalık Efendim bu Keban barajı büyük proje, anlatılanlara bakılırsa buraya dökülen beton bütün sınırlarımızı bir metre yüksekliğinde duvarla çevirebiliyor. Baraj bir yana su kaçaklarını önlemek için zemine enjekte edilen çimentonun haddi var, hesabı yok. Elazığ Çimento fabrikası yıllarca Keban’a çalışıyor. Buna rağmen su kendine yol buluyor, bir yerlerden toprağı patlatıp yeryüzüne çıkıyor. İşte yeraltı sularının gümbür gümbür çıkıp gökyüzü ile buluştuğu noktalardan birine (Çırçır Şelalesi) nefis bir alabalık tesisi kurmuşlar. Su 14 derece yani tam alabalık için biçilmiş kaftan. Bu yüzden balıklar çok lezzetli. Su deyip geçmeyin 50 tane değirmen taşını fırıldak gibi döndürecek kadar güçlü. Her taraf park. Şakırtı, şırıltı, uğultu... Dört bir yandan su sesi geliyor. Peki para sesi? Başlangıçta mangıra bile muhtaç kalıyor ama yılmıyorlar. Tesisin sahibi Ayhan Şimşek “Kebanlılar yayını, turnayı, sarıkanatı tanıyorlardı ama nedendir bilinmez alabalığa mesafe koydular. Elimizde megafonlar yalvara yalvara balık satmaya kalktık. I ıh olmadı. Kadınlar ‘adı ala kendi kara’ deyip soğuk durdular. Baktık olacak gibi değil bir lokanta açmaya niyetlendik. Binaları yapmak için merkeple çimento, katırla taş taşıdık. İşimizi ciddiye aldık, İstanbul’da beş yıldızlı otellerde çalışan bir hemşehrimizi getirip ızgara yellemeye başladık. İnanabiliyor musunuz bir anda Muş, Diyarbakır, Mardin havalisi buraya aktı. Şu anda 700 kişiyi konuk edebiliyoruz. Gördüğümüz talep karşısında şaşırdık kaldık. Bir zamanlar 30 ton balığı satamamıştık, şimdi 300 ton yetmiyor” diyor. Nasıl alırdınız? Mehmet Usta alabalığı pul biber ve zeytinyağına bulayıp köze uzatıyor. İsteyene tavada kızartıyor, isteyene kaşarla, mantarla bezeyip kiremitte sunuyor. Burada çeşit çok. Haydi alabalık döner, alabalık güveç, alabalık köfte ve alabalıklı pide aklıma yatıyor ama alabalık tatlısı ters geliyor. Japonların çiğ balık üstüne çilek reçeli döküp yediklerini biliyorum ama burası Anadolu. Mehmet Usta’nın formulünü sır gibi sakladığı alabalık tatlısı kestane şekerini andırıyor. Söylemeseler içinde balık olduğunu anlamak çok zor. İşin enteresan yanı kime teklif etseler önce “bööö” diyor, sonra bir porsiyon daha istiyor. Burada salatalar nane, kekik, biber, sumak gibi baharatlarla yoğurulup halis zeytinyağı ve nar ekşisi ile terbiye ediliyor. Ekmekler zaten sünger. Hasılı azıcık kaptırdınız mı kemer dar geliyor. Yörede ne kadar akarsu varsa (Haringet, Peri Çayı, Dicle, Murat, Fırat) Elaziz topraklarına girip, çıkıyor. Akarsuların çağıldadığı vadiler yeşile bezeniyor. Sonra adım başı maden suyu içebileceğiniz bir kaynak. Mürüdü, Hoğu, Perçenç, Hırhırik, Korucu, Etminik, Kumbariş ve Çelebi Şorik suyu gazozu aratmıyor. Ama şöyle pırıl pırıl bir çay demlemek istiyen güğümünü Tabakhane ve Karaçalı suyunun lülelerine dayıyor. Karakoçan civarında ise fıkır fıkır kaynayan yeraltı suları var. Golan Kaplıcası bir çok rahatsızlığa şifa vesilesi oluyor. Nasıl şaştınız değil mi. Su ve balık ağırlıklı bir yazıya Elazığ’ın mekân olabileceği aklınıza gelir miydi? Ne yalan söyliyeyim benim gelmezdi.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT