BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Onu çok özledik

Onu çok özledik

okulu orada, orta okulu bir kısmını Karaköse’de, bir kısmını Erzurum’da tamamlar. Öğretmen okulundayken evlenir ve genç yaşta çoluk çocuğa karışır. Öğretmenliğini memleketinde yapmak ister, ona Tutak’ın Mollaşemdin Köyü’nü gösterirler. Bir kış günü bütün eşyasını bir at kızağına yükleyerek köye gider. Gider ama sıcak bir lojman hayal ederken sırılsıklam bir dam bulur. Evet onun gibi idealist insanlar tek göz odadan da tad almasını bilirler. Lâkin okul perişandır. Bırakın masayı, sırayı, odun bile yoktur. Çocuklar yamalı bir hasırın üstüne oturur, birbirlerine sokulurlar. Arvasi beyin ilk işi sacı yırtık bir soba uydurmak ve bir miktar tezek bulmak olur. Çocuklar önce ellerinin buzlarını çözer, sonra samanlı kağıdlara eğri büğrü harfler çizerler. Bu çatlak parmaklarıyle kalem tutmaya çalışan garipler Arvasi hocayı çok etkiler. Seyyid Ahmed Arvasi sıkıntılara aldırmaz ama bir ilk mektep muallimi olarak kalmamalı, okumalıdır. Şu insanlar için okumalıdır. Askerliğini yaptıktan sonra Gazi Üniversitesi Pedagoji bölümüne yazılır. Burada köy enstitülülerin kesin bir hakimiyeti vardır. Anadolu’dan gelen temiz gençler karargâha dönen okulda geleneklerinden inançlarından koparılmakta, beyinleri yıkanmaktadır. Ahmed Arvasi Bey bu güçlü sele ecdad sevgisi ile karşı koyar. Ancak arkadaşları kaybolur gider, mâlum cenaha katılırlar. İşte o günlerde derin fikir çileleri çeken Arvasi Hoca “Kendini arayan insan” kitabını kaleme alır. Balıkesir Savaştepe Öğretmen Okulunda ders vermeye başladığında anlatacak çok şeyi vardır ve dağarcığındakileri temiz Anadolu çocukları ile paylaşır. Seyyid Ahmed Arvasi “İnsan ve insan ötesi” ile “Türk İslâm Ülküsü”nün ardından şirin bir şiir kitabı çıkarır. Fikirtepe Eğitim Enstitüsünde “İlmihal” ve “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli akademik eserini kaleme alır. Büyük mütefekkir emeklilik yıllarında çalışma dozunu artırır. Her gün bir makale yazar, kitaplar çıkarır, toplantılara, konferanslara katılır. Öte yandan evi gençlerle dolup taşmaktadır. Onlara eliyle çay çörek taşır, tek tek hatırlarını sorup gönüllerini alır. Arvasi Hoca üstüne basa basa asrı saadet yıllarını, alperenleri, derviş gazileri anlatır. Seyyid Ahmed Arvasi örnek gösterilecek bir aile reisidir. İnim inim inleyip acı ile kıvrandığı günlerde bile ıstırabını gizler. Dertlerini sever, soranlara sadece “Şükür Elhamdülillah” der.



Bundan tam 1366 yıl önce şanlı ve sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (ona binlerce selam olsun) Medine-i Münevvere’de ilk İslâm devletini kurdu. Müslümanların yanında ehli kitap olanların da haklarını savundu. Zulüm cinayet haksızlık sona erdi. Irk cins soy farkı gözetmeksizin bütün inananları kardeş ilan etti. Mahkeme usulünü getirdi, ehli kitaba din hürriyeti verdi. Müslümanlar için tanınan garantileri onlar için de kabul etti. Birleşmiş Milletlerden tam 14 asır önce insan hakları konusunda bu derece, bu biçimde ve yazılı olarak ortaya konmuş başka bir belge yoktur. Bütün beşeriyet şanlı ve şerefli Peygamberimizin başarısını görmek ve ayakta alkışlamak zorundadır! (12 Milli Eğitim Şurası konuşmasından bir pasaj) Bursa il hududunda yakılan sigara Öğrencilerin korkuyla değil, sevgi ve saygıyla dinledikleri öğretmenlerin sayısı pek azdır. O bunlardan biri idi. Çocukların dertlerini dinler, derman olamasa da teselli ederdi. Her ne kadar saklasa da maaşının irice bir bölümünü muhtaç öğrencilere dağıttığını herkes bilirdi. Kalenderdi, gayretliydi, idealistti. Boş konuştuğu vaki değildi. Dersinin son üç beş dakikasında gençlere ilmi, insani, İslâmi öğütler verirdi. Lakin... Lakin, sigarayı biraz fazlaca içerdi. Bir gün muallim arkadaşlarından biri “çocuklar size özeniyor hocam” dedi, “sigarayı aynı sizin gibi yakıyor, sizin gibi tutuyor ve sizin gibi söndürüyorlar.” Hiçbir şey söylemedi. Derhal kantine girdi. Gençlerin şaşkın bakışları arasında cebinden paketini çıkardı ve parça parça edip ortaya attı. Çocuklar mesajı aldılar. Eller bellere, çoraplara, zulalara gitti. Sigarasını paralayan savurdu, paralayan savurdu, döşemede tütünden bir tepecik yükseldi. Belki inanmayacaksınız ama o günden sonra okulda sigara içen tek talebe görülmedi. Aradan yıllar, uzuuun yıllar geçti. Hoca öğretmenliği bıraktı, yazarlığa başladı. Memleket sıkıntılıydı ve aydın geçinenler başka tellerden çalıyorlardı. Birilerinin onlara cevap vermesi lâzımdı. Sıhhati de iyi değildi ama toplantılar düzenlemeli bildikleri gençlerle paylaşmalıydı. Yükü öylesine ağırdı ki uyuduğu geceler sayılıydı. Çok yoğun çalışıyor çay ve sigara ile ayakta kalıyordu. Bir gün yolu Balıkesir’e düştü. Sevenlerinden biri sigara tuttu. Şaşılacak şey Hoca “hayır” dedi. Bir başkası tabakasını uzattı, ama hoca uzanmadı. O gün, sonraki gün ve daha sonraki gün bütün sigara tekliflerini reddetti ve tek dal yakmadı. Ta ki yola çıkana ve “Bursa il hududu” tabelasını görene kadar. Yıllar evvel Balıkesir’de verdiği bir söz vardı ve Ahmed Arvasi Hoca verdiği sözleri unutmazdı. (“Herkesin bir hikayesi var-2” kitabından) İçimdeki putları kıra kıra... Ben sosyal gerçekçi edebiyat kuramlarını anlatan bir çok teori kitabı okudum. Bir eser, hayatı ve insanı nasıl algılamalı, nasıl anlatmalıydı? Gerçek sadece gördüğümüz kadar mıydı? Yaptığımız iş doğru ve doyurucu muydu? Bu kaygılar ve kuşkular beni rahatsız ediyordu. Ne zaman ki Seyyid Ahmed Arvasi’nin “Diyalektiğimiz ve esteğimiz” kitabını keşfettim bir çok karanlık nokta aydınlandı. Teorik sıkıntılarım bitti. Müslüman estetiğinin ne kadar yol gösterici olduğunu gördüm. Şimdiye kadar gerçeklere başka bir gözle bakan (ama namusluca bakan) bir yazar olarak sanatımda, anlayışımda, kavrayışımda yeni bir boyut geliştirme fırsatı buldum. Dünyaya, insana, gerçeğe, gerçeğin ötesine, tarihe, coğrafyaya, ruh coğrafyasına nasıl bakılması lâzım geldiğini onun ışığı ile gördüm. Hoca’nın, beni çok düşündüren, çok da sevindiren bir tespiti var. O, “içimdeki putları kıra kıra hakikate yürüdüm” diyordu, ben de putlarımı kırdım ve aydınlığa yürüdüm. (Romancı Afet Ilgaz) Görmezden geldiler Arvasi Bey çok keyifli ders anlatır, anlattıklarını aktör gibi yaşardı. Gözleri çok etkileyiciydi, karşısındakileri bakışları ile cazibe alanına çeker, mantığı ve hitabetiyle büyülerdi. Hoca ile münasebetlerimiz ders saatleri ile sınırlı kalmazdı. Her fırsatta yanına gider şiirlerimi, makalelerimi gösterirdim. Üşenmeden okur, mâkul tenkitler yapardı. Hoca, eserleriyle geniş ufuklu bir düşünce adamı olduğunu ortaya koydu. Zaman, mekan, determinizm, hürriyet gibi insanlığı meşgul eden problemler üzerine orijinal yaklaşımları vardı ve bunlar şüphesiz İslâmiydi. Eğer onun kitapları Avrupa’da yayınlansaydı çok büyük yankı uyandırır, adına enstitüler kurulurdu. Ama aydınlarımız Rahmetliyi görmezden geldiler. Ancak görmezden gelenlerin cenaze törenleri ile görünmezden gelenlerin cenaze törenleri karşılaştırılırsa kimin unutulup kimin unutulmadığı ortaya çıkar. (Gazeteci Yazar Beşir Ayvazoğlu) Bir gece... Bir gece Saat 12, telefon çaldı. Baktım Seyyid Ahmed Arvasi Hoca. “Buyrun efendim bir emriniz mi var?” dedim “Yoo, hayır öylesine bir arıyayım, halini hatırını sorayım dedim. Birlikte çalıştık, hakkını helal et” dedi. Doğrusu buna bir mana veremedim. Ertesi gün ölüm haberini aldım ama şaşırmadım. Zira o sadece iyi bir eğitimci ve muhteşem bir sosyolog değil, sayıları az kalan gönül ehillerinden biriydi. (Gazeteci Yazar Veysel Gani) Memleketin tek meselesi Bence Türkiye’nin en büyük problemi ne terör, ne enflasyon, ne de AB’ye girememektir. Türkiye’nin en büyük problemi ikinci bir Seyyid Ahmed Arvasi olmamasıdır. Nasıl Yesevi Hazretleri Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında amil olmuş ise Seyyid Ahmed Arvasi Bey de 12 Eylül öncesinin o kaos ve sis ortamında Türk gençliğine kendi değerlerini tanıtmış ve onların yabancı tuzaklara düşmesine mani olmuştu. (Gazeteci Yazar Olcay Yazıcı) Vefat etti değil mi? Bu hatıramı kendisi bilemedi. Mübareğin vefatından bir gün evvel acil bir durum oldu, ameliyata alındım. Narkoz verildiğinde kendimi Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin huzurunda buldum. Büyük veli bana ısrarla “Ahmed Bey’e selam söyle” dedi. Onu özlediği gözlerinden belliydi. Ameliyat bitti, narkozun etkisi geçti. Ayıldım iki gün sonra eş dost gelip “Ahmed Arvasi beyden haberin var mı?” dediler. “Var” dedim, “ruhunu teslim etti değil mi?” (Taha Üçışık) Kalem kimin elinde? Seyyid Ahmed Arvasi emekli bir gümrük memurunun oğludur ve çalışarak okumak zorunda kalır. Kuyumcu çıraklığı yaptığı günlerden birinde dükkana gelen bir Allah dostu “senin işin gönül sarraflığı olmalı” deyince hayatına yeni bir yön verir. Her içi yanan genç gibi şiirden başlar ve uykusuz gecelerin ardından “Sır” adlı manzum kitabını yazar. Bu kitapta tesirli aksiyon şiirlerinin yanı sıra Anadolu kokan mısralar vardır. Arvasi Bey Gazi Üniversitesinde okuduğu yıllarda dinine, diline, örfüne savaş açan bir güruh ile karşı karşıya gelir. Tertemiz gençlerin malum zihniyetin mengenesine sıkıştığını görünce kahrolur. Necip Fazıl’ın deyimiyle beyninden kalemine kan çeker ve yazar. Sayfalar, dosyalar dolusu yazar. Aklının kopma noktasına geldiği anlarda İmam-ı Rabbani Hazretlerine sığınır ve kalemine ona bırakır. Nitekim bu çile “Kendini Arayan İnsan” isimli eserle neşet eder. Ben henüz ortaokul sıralarında iken bu kitabı ele geçirmiş ve düz duvara çıkmak kadar zor olsa da anlamaya çalışmıştım. Kitaptan aklımda ne kalmıştı bilemiyordum ama Seyyid Ahmed Arvasi Bey dev gibi bir adam olmalıydı. Saray gibi bir evde oturmalı ve etrafında düzineyle hizmetçi dolanmalıydı. Aradan uzun yıllar geçti ve ben onu ilk kez mevki hastahanesinde gördüm. Kuru bir ranza üzerinde oturan zayıf ve zarif adam gözlerini gözlerime dikti ve “sen bizden birisin” dedi. O anı unutamam. Ellerini büyük bir hazla oğuşturuyor ve “Allahü teâlâ’nın lütfüne keremine şükürler olsun” diyordu. Halbuki o bir mahkumdu ve davanın nasıl neticeleneceği bilinmiyordu. Arvasi Hoca’da tasvir edemeyeceğim bir Peygamber sevgisi vardı. Söz Efendimizden (Sallallahü aleyhi ve sellem) açıldığında dizlerinde derman gözlerinde fer kalmazdı. Mahallenin dilencileri onun bu sevgisini herkesten iyi bilir ve “Resullullah aşkına” deyip elinden bütün parasını alırlardı. Merhumun vefatına yakındı. Çok zorlanarak ayağa kalkıyorlardı. Bana “her gün ölüme yaklaştığımı hissediyorum” dedi. “Biraz dinlenseniz” diyecek oldum. “Hayır” dedi “beş dakika bile dinlenecek vaktim yok. Kenara çekilemem. Son nefesime kadar mücadele etmeliyim.” Sonra üstüne basa basa ekledi: “Ben hazırım, ölümden korkmuyorum. Zira Alemlerin Efendisini, sahabe-i kiramı, Allah’ın veli kullarını çok seviyorum. Onların himmetlerine inanıyorum. Bana mutlaka sahip çıkacaklar, yalnız bırakmayacaklar!” (Damadı Muhip Arvas) Yanlış mı yaptım? Hocamız her faaliyete katılır ve o toplantının mihenk taşı olurdu. Emekliye ayrıldığı yıllarda evi mektep kantinine dönmüştü. Bize çalışmayı, insanları sevmeyi ve ümitsiz olmamayı öğütlerdi. 12 Eylülden sonra Arvasi hoca bir müddet Mamak Cezaevi’nde kaldı. Düşenlerin anlattığına göre orası sıradan bir cezaevi değildi. Bilhassa Arvasi hoca ve arkadaşlarına reva görülen şartlar çok ağırdı. Hoca ile aynı hücreyi paylaşan gazeteci Ahmet Karaca’nın saçları sabaha kadar bembeyaz kesilmiş, adamcağız kendini tanıyamamıştı. Bu ayağa kalkılmayan ve ayak uzatılmayan delikte sırt sırta sabahlamışlardı. Kıyamda durulamayan secdeye varılamayan soğuk, pis ve ıslak izbeye niçin düştüğü ve ne kadar kalacağı muammaydı. Arvasi Bey sıkıntılardan tad almasını bilir, derdini severdi. Ancak bir gece alnını secdeye koyamadığı için taa yüreğinden yanmış, gözlerini yumup Bağlum’da yatmakta olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerine sığınmıştı. “Yanıbaşınızdayım efendim” demişti, “yanıbaşınızdayım ve bana işkence ediyorlar.” Ertesi sabah bir tabib yedeksubay geliyor, “Heyy sen” diyor, “sen, çık bakalım dışarı!”. Nabzını sayıyor, tansiyonunu ölçüyor, kalbini dinliyor. Arvasi Hoca’da ne buluyor bilinmez “siz burada kalamazsınız” diyor ve Mevki Hastahanesine sevk ediyor. Rahmetli Hocamızın arzusu daha fazla sabretmek, daha ziyade boyun bükmekti. Durur, durur “acaba Efendi Hazretleri’nden imdat istemekle yanlış mı yaptım” derdi. (Rasim Ekşi)
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT