BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Annesi gözyaşlarına boğulmuştu!..

Annesi gözyaşlarına boğulmuştu!..

Oğlum, Tarık’ım!.. diye bağıran kadın, gözlerinden yaşlar boşanarak ve hıçkırarak oğlunun boynuna atıldı.



Oğlum, Tarık’ım!.. diye bağıran kadın, gözlerinden yaşlar boşanarak ve hıçkırarak oğlunun boynuna atıldı. Tarık, annesinin kendisini öpebilmesi için dizlerini kırmak, biraz çökmek zorunda kalıyordu. Beyaz başörtülü annesi: - Oğlum, Tarık’ım! diyor, başka söz demiyordu. Yarım dakika kadar sonra Tarık, kapının önündeki iki bavulunu alarak içeri girdi. Tarık’ın ardından kapıyı örtüp içeri giren annesi hâlâ bir şok etkisi altındaydı. Oğluna tekrar sarılıp yanaklarından, gözlerinden, saçlarından koklayarak öptü. Dudaklarının değdiği her yer, gözyaşlarıyla sulanıyordu. Kolay mıydı ayrılık? Artık o evinin erkeği olmuştu... - Anne neden ağlıyorsun? diye Tarık sordu. Bak işte geldim! Eliyle gözünü oğuşturan kadın: - Sevinç gözyaşları! dedi. Ana yüreği işte. Sokağa bakan pencerenin önündeki divana oturmuşlardı. Oğlunun yüzünü avuçları içine alan kadın, onu hâlâ bir küçük çocukmuşcasına sevip okşuyordu. - Yavrum, dedi kadın. Can ciğerim!.. Zayıflatmış Almanya seni... Ne hallere gelmişsin yaban ellerinde... - Yok anne! dedi Tarık gülümseyerek. Sana öyle geliyor. - Ah yavrum, ben bilmez miyim? Tanımaz mıyım evladımı? Tarık, sevinçle parlayan gözleriyle evin içini geziyordu. Her şey, bir yıl öncesinde olduğu gibi yerli yerince duruyordu. Bir ayrılıktan sonra tekrar aynı yere dönmek... İçinde anlatılmaz bir coşku; fırtınalı günlerde denizlerdeki dalgalar, kükremeler vardı. Evinden ikinci kez bir uzun ayrılığı yaşamıştı. İlk uzun ayrılığı askerlik dolayısıyle, vatan borcu için çekmişti. Gerçi bu ilk ayrılığında pek öyle aşırı uzak bir yere gitmemişti. Askerliğini Burdur’da, oradaki 58. Topçu Tugayı’nda yapmıştı. Okul tatillerinde iki-üç aylığına İstanbul’a falan gittiğini hesaplamazsa, askerden sonraki ikinci uzun ayrılığını Almanya’ya gitmekle yaşamıştı. İnsan bir ayrılıktan sonra tekrar aynı yere dönünce, içi bir hoş oluyordu. Annesine dönüp sordu: - Nasılsın anne? - Nasıl olayım oğlum? dedi annesi. Gelip geçiyoruz işte! - Babam nerede? - İşinin başında. Az sonra öğle yemeğine gelir. - Sibel evde değil mi? Yoksa Ankara’dan henüz dönmedi mi? Annesi yutkundu. Dolan gözlerini pencereden dışarıya çevirdi. - Sonra konuşuruz oğlum! dedi. Sen yorgunsundur, hadi bir şeyler ye de yat! - Yolda bir köye misafir olup dinlendik, dedi Tarık. Hem karnım da pek aç değil. - Nasıl aç olmaz oğlum? diyen kadın yerinden kalktı, oğlunun yüzüne bakmadan mutfağa geçti. Tarık da annesine karşılık vermekten, onu üzmekten çekindi. Annesinin ardından “Peki!” diye seslenerek onu sevindirdi. Dolan gözlerini mutfakta silen kadın, oğluna yemek hazırlama telaşına girişti. Zaten ocağın üstündeki yemek hazırdı. Çok geçmeden annesinin kurduğu yer sofrası başında bağdaş kuran Tarık, zevkle sininin üstünü seyretti. Kabak yemeği, Meram biberi turşusu, bir baş soğan ve fırından yeni getirilmiş olduğu belli olan taze francala ekmek... Bir koca yıl hasret kalmıştı ana yemeklerine. İşte ne güzel kokuyordu kabağın buğusu; ne nefisti!.. Zaten yemeklere ana eli değdikten sonra, pişirdikleri ne olursa olsun enfes olurdu. En lüks restoranlardaki, en usta aşçıların pişirdikleri yemeklerden daha da lezzetliydi anacığının yemekleri. Bir başkaydı ana kokusu, sanki onlarda bir cennet kokusu var gibiydi. Elleriyle tuttuğu, gözleriyle baktığı her yere de burcu burcu sindiriveriyorlardı. Tarık, annesine olan özlemini içinde sergilerken, birden karşısında oturan annesine baktı. Annesinin bir derdi var gibiydi. Yemek tabağına bakan gözleri dalgın ve nemliydi. Dalgın bakan gözlerinin pınarlarında yaşlar tomurcuklanıyordu. Gerçekten kendinin, yani oğlunun ani gelişinden mi kaynaklanıyordu gözyaşları. İpek yüzünden aşağı doğru yuvarlananlar, gerçekten sevinç gözyaşları mıydı? Öyle olduğunu düşündü. Ani gelişiyle annesini heyecanlandırdığına ve onun sevincini gözlerinde yaş ettiğine kendini inandırdı. Son zamanlar biraz vefasız olduğunu kabul eden Tarık, bir süredir evine mektup yazmadığını düşündü. Elbette ki meraka düşen kadın, oğlunun ani gelişiyle sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Hem asker dönüşü de öyle olmamış mıydı? “Benim yiğit Mehmetçiğim!.. Bu vatanın bekçilerinden birinin annesiyim ben!..” diye övüne övüne ağlamamış mıydı? Hatta hasretine dayanamayan annesi, asker oğlunu görmeye iki kez Burdur’a gelmişti. Ana yüreğiydi işte! En küçük ayrılıklara bile dayanamıyorlardı. Çocuklarının mutluluğu ve büyüseler bile hep yanlarında olmaları, onların en büyük sevinçlerindendi. Bir yıl içinde annesinin ne denli çökmüş olduğunu inceledi. Saçlarının akları daha da çoğalmış, gözleri biraz daha derinlere kaçmış gibiydi. Yoksa kendisine mi öyle geliyordu?.. DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT