BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Cuma’dan Cuma’ya

Cuma’dan Cuma’ya

Cenâb-ı Hak dilerse mü’min kullarının velâyet ve salâh yolunda olgunlaşmış bulunanlarına öyle akıl almaz lütuflarda bulunur ki bunları normal dünya şartlarında sıradan olaylar...



Dünya genelinde dinler tarihi, etnoloji ve arkeoloji araştırmaları, tarih boyunca özellikle politeist ve paganist (çok tanrılı ve putperest) inancı benimsemiş insanların aslında hiçbir ciddî gerekçesi olmadan bazı varlık ve eşyada normalin çok üstünde kutsallık ve güç bulunduğu görüşünü kabul ettiklerini ve çevrelerini de bu konudaki sürekli merasim, âyin ve telkinlerle etkilediklerini ortaya çıkarmıştır. Bu, tarihin ilk devirlerinde olduğu gibi bugün de dünyanın bazı ülkelerinin belli yörelerinde sosyal ve bilimsel açıdan ilkel ve geri kalmış bazı kabîlelerde de gözlemlenmektedir. Aslında bir takım varlık ve eşyayı tabulaştırmak yani olağanüstü bazı niteliklerle donatılmış saymak ve bu gibi şeylere anlaşılmaz bir dokunulmazlık tanımak sadece bu ilkel insanlarla sınırlı değildir. Birden çok tanrıya inanan veya bazı varlıklara hâşâ ulûhiyet (tanrılık) yakıştıran kimselerin inanç ve kanaatlerinde ciddî ve köklü bir araştırma yapılacak olursa bunların politeist iptidâî (çok tanrıya inanan, ilkel) insanlardan farklı olmadıkları anlaşılacaktır. Konu enine boyuna incelenip ciddî bir analize tâbî tutulunca esasında kutsallık telâkkî ve inancının istisnâsız bütün dinlerde olduğu görülecektir. Tabiî hemen altını çizmek gerekir ki semâvî dinler diye isimlendirilen tamamen ilâhî kaynaklı İslâmiyet, Yahûdîlik ve Hıristiyanlıkta kudsiyetin (olağanüstülük, kutsallık) kaynağı sadece yüce Allah’tır. İnsanlar kendiliklerinden herhangi birşeyi takdîs etmek, kutsallaştırmak hakkına kesinlikle sahip olamazlar. ORTAÇAĞ KARANLIĞI Gerçi zaman içinde “Tevhîd Dîni” dediğimiz bu ilâhî dinlerden İslâmiyet dışında kalan diğer ikisinde üzülerek ifade edelim ki neredeyse Yahûdîlik ve Hıristiyanlığın doğuşunu izleyen süreç boyunca kutsallık pâyesi, mertebesi çeşitli şahıs ve kurumların yetki ve tasarrufuna girmeye başlamış ve giderek yaygınlaşmıştır. Özellikle Ortaçağ Dönemi’nde Hıristiyanlıkta Hazreti Meryem ve oğlu Hazreti İsa’yı (aleyhisselâm) ve hattâ kiliseleri ve mensuplarından bazı rûhânî liderlerini hâşâ tamamen yüce Allah’ın varlık ve kudretine denk ve ortak kabul edecek şekilde gelişen bir kudsiyet niteliğine lâyık görmüşlerdir. Batı dünyasının yüz karası kanlı Haçlı Seferleri esasında kutsallık otoritesi sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Kilisenin o sırada karanlık bir cehalet içindeki geniş halk kitlelerini kutsallık iddia ve baskılarına dayanarak tarih sahnesine çıkardığı zaten bilinen bir gerçektir. Yahûdîlikte de pek kapsamlı olmamakla birlikte benzeri bazı oluşum ve gelişimlerin Musevî inancında olanları (Yahudileri) önemli ölçüde etkilediği rahatlıkla tesbît edilebilir. İslâmiyet, Hazreti Musa ve İsa’nın (aleyhimesselâm) Allah tarafından getirip insanlara bildirdiği iman esasları konusunda mutlak bir uyum ve beraberlik içindedir. Yani işin temelinde bu yüce peygamberler kesinlikle mensuplarına herhangi bir kimseye kutsallık tevcîhi (verilmesi) için yetki ve otorite tanımamışlardır. Bu hususlar kendi aslî kaynaklarında da belirtilmiştir. Kaldı ki peygamberimiz başta olmak üzere Hazreti Musa olsun Hazreti İsa olsun (aleyhimüsselâm) kendilerini bile kesinlikle kudsiyetin kaynağı ve dağıtıcısı olarak görmemişler, bunu da sürekli vurgulamış, ümmetlerine karşı bu konudaki uyarıları en önemli görevlerinden saymışlardır. Esasında bilindiği gibi ilk insan ve ilk peygamber olan Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) başlayarak bütün peygamberler, aynı inanç ve uygulama içinde olmuşlardır. MUCİZE VE KERAMET Gerçek tevhîd inancının en sağlam temellerine dayanan İslâm dîninde “kudsiyetin kaynağı sadece yüce Allah’tır” prensibi hiç unutulmamıştır. Evet, dalâlet fırkalarında bu konuda bazı inhiraf (sapma) ve aşırılıklar müşahede edilmiştir fakat bu talihsiz ve çoğu zaman art niyetlerle yönlendirilen sakat girişimler büyük ve kahir iman, ilim ve irfan sahipleri tarafından hiçbir şekilde kabul ve müsamaha ile karşılanmamıştır. Evet, İslâm dîninde de Allah’ın takdîs ettiği, yücelttiği şahıs ve varlıklar vardır. Bunu inkâr etmek zaten din konusunu bazı önemli manevî ve lâhûtî boyutlarından uzaklaştırmak anlamına gelir. Bazı varlıklar, meselâ melekler, Allah tarafından dünya ve fizik şartlarıyla uyum sağlamaları düşünülemeyen bildiğimiz madde âleminin meşhur üç boyutundan soyutlanmış, o ölçülerin dışında kalmış çok olağanüstü kudret ve özelliklerle donatılmış varlıklardır. Bunlara Cenâb-ı Hak tarafından istisnâî (görülmemiş) yücelikler bahşedilmiştir. İşte bu yücelikleri kudsiyetten ayırmak imkânı yoktur. Yüce Allah peygamberlerine de mucize ve benzeri bazı harikulâde nitelikler ihsan etmiştir. Pozitif bilim dünyasının kendi disiplinleriyle çözüp açıklama imkânı olmayan bu kural dışı fevkalâde özellikler de onlara tanınan ilâhî kutsallığın bir başka tecellîsidir. Cenâb-ı Hak dilerse mü’min kullarının velâyet ve salâh yolunda olgunlaşmış bulunanlarına öyle akıl almaz lütuflarda bulunur ki bunları normal dünya şartlarında sıradan olaylar ve şahıslar olarak görmek mümkün olamaz. Sözgelimi “Keramet”, velîlerin ve salih kulların yüce Allah katında kudsiyet (yüceltilmişlik) sahibi olduğunun belirtisi sayılmıştır. Yalnız bu kabil niteliklerin insanlar tarafından verilmesine hiçbir şekilde fırsat ve imkân tanınmamıştır. Gerçekte her türlü ni’met ve üstünlüklerin tek kaynağı tartışmasız yüce Allah’tır. Kutsallık konusunu Allahü teâlânın dışında başka varlıklara da verebilme gibi cür’etkâr bir davranışı yaygın hâle getirme yolundaki girişimler, dînî ve i’tikadî bütünlük ve disiplini temelinden sarsar. Bu bakımdan gerçek anlamda müteâl (aşkın, tartışmasız en yüce ve en üstün) Allah inancını koruyup devam ettirmenin en güvenilir yolu, kutsallığı ilâhî yetki ve tasarrufların dışına taşırmamaktır. Günümüzde din ve maneviyât konularıyla bağlantılı olduğuna dâir pek yaygın belirtiler olmasa da bazı hikâye, roman, tiyatro eseri, film senaryosu, sinema ve televizyon filmi ve dizilerinde ve özellikle çocuklara yönelik büyük ölçüde yabancı yapım çizgi filmlerde zaman zaman bir takım varlıkların kutsallık ve tabiatüstü güçlerle donatıldığı izleniminin yaygın bir telâkkî hâline geldiği maalesef müşahede edilmektedir. ZARARLI ETKİLER Meselâ; tamamen esrarengiz (gizemli), anlaşılması ve izah edilmesi mümkün olmayan ve fakat çocuklarımızı normal günlük düzenli düşünce ve davranışlarından uzaklaştıran bazı tehlikeli gelişmeler görülebilmektedir. Çocuklar bu yolla sağlıklı ve gerçekçi bir kişilik kazanma imkân ve fırsatını da elden kaçırabilirler. Nitekim çok sık olmasa da bazı çocuklarda çok üzücü sonuçlar doğuracak beklenmedik olaylarla karşılaşıldığı bilinen bir gerçektir. Çocuklarda görülen tehlikeli macera ve girişimler genellikle söz konusu özellikteki çizgi filmlerin etkisiyle gerçekleşmektedir. Bu durum çocuklarımızı dünyevî bakımdan böylesine olumsuz ve zararlı açmazlara düşürmekle kalmaz, bu meyanda insanı manevî ve i’tikadî açıdan bâtıl ve anlamsız inançlarla sonsuza dek uzanan ebedî saâdetten bütünüyle yoksun kalma felâketiyle yüz yüze bırakabilir. Herhalde akıl, iman ve insaf sahipleri çeşitli yönleriyle çocuklarımızın televizyonlarda büyük bir heyecan ve merak içinde seyrettikleri bazı çizgi filmleri, dînî ve ahlâkî yönden psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla modern bilim verilerinin sağladığı araç ve imkânları da kullanarak ciddiyetle tartışmalıdırlar. Bu konuyu önem ve ciddiyetine binâen daha da ayrıntılı olarak inceleme ve araştırmayı düşünüyoruz. Cenâb-ı Hak razı olduğu işlerde bizlere başarılar ihsan buyursun!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT