BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr’ın Ya’kûb-i Çerhî hazretlerine kavuşması

Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr’ın Ya’kûb-i Çerhî hazretlerine kavuşması

“Herât’a gittiğim zaman, bir tâcir ile tanıştım. “Hâcegân” yolunda olduğu anlaşılıyordu. Bu yolu kimden aldığını sordum. Yâkûb-i Çerhî’den aldığını söyledi. Bunun üzerine Yâkûb-i Çerhî’nin sohbetine kavuşmak için, ikâmet ettiği yer olan Helfetû’ya gitmek üzere yola çıktım. Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin huzûruna kavuşunca, bana büyük iltifât gösterdi”



Geçen hafta Cumartesi günkü makâlemizde, bir nebze, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (kuddise sirruh) doğumu, çocukluğu, ilim tahsîli ve bazı hocalarından bahsetmiştik. Bu haftaki iki makâlemizde, ondan biraz daha bahsetmek istiyoruz. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın yetiştirilmesinde özel bir gayreti olan dayısı Hâce İbrâhim, onu, ilim tahsîli için, Taşkent’ten Semerkant’a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr’deki büyük âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Buhârâ ve Herât’a da giden Ubeydullah-ı Ahrâr, buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bir kısmıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. “Hâcegân” yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pek çok zâtla da görüşüp, sohbet etti. Hem Horasân’a gitmeden önce, hem de oraya gidip geldikten sonra Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Bundan başka, Herât’ta bulunan evliyâ ve meşhûr zâtların da sohbetlerinde bulundu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, hocalarından Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin sohbetinde bulunmasını şöyle anlatmıştır: “Ömrümde, Seyyid Kâsım Tebrîzî’den daha büyük bir zât görmedim... Seyyid Kâsım Tebrîzî, Hâce Behâeddîn Nakşibend hazretlerinin sohbetinde bulunmuş ve nisbetlerini o yoldan almış. Anlaşıldığına göre, ‘Hâcegân’ yolunda idi. Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin bir kapıcısı vardı. Kimse ondan izinsiz huzûruna giremezdi. Kapıcıya; “Buraya ne zaman Türkistân’lı bir genç gelirse, ona mâni olma! Onu bırak, istediği zaman benim yanıma girsin” diye tenbîhte bulunmuştu... Seyyid Kâsım hazretlerinin sohbetleri çok tatlı ve o kadar hoş idi ki, gelenler ayrılmak istemezlerdi. Sohbetin sonuna gelince, talebelerine verdiği bir işâretle dağılmalarını bildirirdi. Beni hiçbir vakit huzûrundan kaldırmamıştı. Yakınlarına “Bâbu” diye hitâb ederdi. Bana; “Bâbu senin adın nedir?” diye sordu. “Ubeydullah (yâni Allah’ın küçük bir kulu)” dedim. “İsminin mânâsını gerçekleştir” buyurdu. Mevlânâ Fethullah Tebrîzî şöyle anlatmıştır: “Ben, Seyyid Kâsım’ın sohbetine çok devâm ederdim. Tasavvufa öyle merâk salmıştım ki, tasavvufa dâir ince meselelerin konuşulduğu bu mecliste sabâhlardım. Gözüme uyku girmezdi. Bir defâsında Seyyid Kâsım’ın sohbetindeyken, içeriye Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr girdi. Seyyid Kâsım, onu büyük bir alâka ile karşıladıktan sonra, garîb maârif ve acâib hikmetler konuşmaya başladılar. Dikkat ettim, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın her ziyârete gelişinde, Seyyid Kâsım, gayr-i ihtiyârî en ince meseleleri ve sır bahislerini açardı. O zaman öyle hâller olurdu ki, başka zaman o şekilde olmazdı. Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Kâsım’ın meclisinden kalkıp gittikten sonra, Seyyid Kâsım bana; “Mevlânâ Fethullah! ...Eğer saâdete kavuşmak istersen, bu Türkistân’lı gencin eteğini bırakma! O, zamânın bir hârikası, devrânının bir tânesidir. Ondan çok büyük işler, tecellîler zuhûr edecek ve dünyâ onun velâyet nûruyla dolacaktır” dedi. Seyyid Kâsım’ın bu sözlerinden, içime Ubeydullah-ı Ahrâr’ın kemâl, olgunluk zamânına ulaşma arzûsu düştü. Sultân Ebû Saîd zamânında, Ubeydullah-ı Ahrâr, Taşkent’ten Semerkand’a geldi. İşte ben de o zaman, onun hizmetine girdim. Kısa zamanda Seyyid Kâsım’ın işâret ettiği üstünlükleri onda görüp anladım.” Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de şöyle anlatmıştır: “Bir gün Seyyid Kâsım hazretleri bana; ‘...Bâtının tasfiyesi, kalbin temizlenmesi, helâl lokma yemekle mümkündür. Bu zamanda helâl lokma yiyen pek azdır. Bâtınını tasfiye etmiş insan da yok gibidir ki, ondan ilâhî esrâr nasıl tecellî etsin?’ dedi.” Ubeydullah-ı Ahrâr, dört sene Horasân şeyhlerinden Behâeddîn Ömer’in yanında kalıp, sohbetlerine devâm etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Yâkûb-i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı. Bu hocası ile tanışmasını şöyle anlatmıştır: “Herât’a gittiğim zaman, güzel yüzlü ve hoş kılıklı bir tâcir ile tanıştım. “Hâcegân” yolunda olduğu anlaşılıyordu. Bu yolu kimden aldığını sordum. Yâkûb-i Çerhî’den aldığını söyledi. Bana Yâkûb-i Çerhî’nin büyüklüğünü ve üstün hâllerini anlattı. Bunun üzerine Yâkûb-i Çerhî’nin sohbetine kavuşmak için, ikâmet ettiği yer olan Helfetû’ya gitmek üzere yola çıktım. Çiganiyân’a varınca hastalandım. Yirmi gün orada kaldım..... Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin huzûruna kavuşunca, bana büyük iltifât gösterdi. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri ile buluşmasını, sohbetine kavuşmasını ve münâsebetlerini anlattı. Sonra bana elini uzatıp; “Gel bîat eyle, talebem ol!” buyurdu. “Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî Hazretleri bu elleri tutup; senin elin, benim elimdir. Her kim senin elini tutarsa, benim elimi tutmuş olur” buyurdu. Sonra sesini yükselterek; “Bu el, Behâeddîn Buhârî’nin elidir, tutun!” buyurdu. Hemen mübârek ellerini tuttum. Bana, (Lâ ilâhe illallah) zikrini ta’lîm etti. Ubeydullah-ı Ahrâr, Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldı. Ondan feyz alıp, tasavvuf hâllerinde yükseldi. Ondan icâzet (diploma) aldı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere vedâlaşıp ayrılırken, hocası ona, râbıta şartını anlattı ve; “Bu yolu ta’lîm ederken dehşet hissi vermemeye dikkat et! Emâneti isteklilere ve istidâtlılara ulaştır!” buyurdu. Cenâb-ı Hak, şefâatlerine nâil eylesin.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT