BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kolay oyunun zor adamları

Kolay oyunun zor adamları

Vefanın bozadan çok öteye anlamlar içerdiğini gördüm dün. Derwall’in cenaze töreni için, onunla “bir şeyler paylaşmış” herkesi günübirlik oraya götürdü G.Saray. Hani şu meşhur, efsane Didi’yi düşündüm ben dünkü cenaze töreni sırasında. Evinde duvara asılı bir F.Bahçe bayrağı ile öldüğünde, haberini en son F.Bahçe’nin duyduğu Didi’yi..



Derwall, çok kolay bir oyunun zor adamlarındandı. Yüreğini korumak zorunda kalmasa futboldan uzak da kalamazdı. Onun dönemi de zordu, şimdilerde fırsat bulup onu yolculamak da. Kolay oyunun en zor başkanı Özhan Canaydın, Derwall’e kendine ait olmayan bir borcu, camiası adına “mükemmel” bir tavırla ödedi. Derwall, futbolun yakın tarihindeki çıkışın inşaatında çalışmış, ülkemizin insanına sıcak bilgi alışverişi sağlamış, oryantalist bir futbol adamıdır... Ya da... Derwall, Türkiye’ye futbol aktarıp karşılığında; mesela komşuluk, mesela lokmasını paylaşabilenlerin misafirperverliği almış bir Almandır... Belki de... Derwall, rahmetli Turgut Özal’ın çim saha sorununu keşfetmesinden önce bunun altını çizen bir rehber öğretmendir... Hangisini isterseniz alın kullanın... Jupp Derwall’in futbol yaşamından bir küçük kesit de ben aktarayım: “Derwall, 1978-1981 yılları arasında üst üste tam 23 maçta yenilgi almayan Alman Milli Takımı’nın Teknik Direktörü olarak sahaya çıkmış ve asla kırılamayacak bir rekorun sahibi olmuştur...” 1980’de Avrupa şampiyonluğu, 1982’de dünya ikinciliği tatmıştır. Ancak tüm bu skorer başarılara rağmen Alman futbolunun en karanlık dönemine de imza atmıştır: “1984’teki Avrupa Şampiyonası ilk tur maçının son dakikasında İspanyol Maceda’nın kafa golüyle İspanya’ya 1-0 yenilip turnuvadan elenmiştir.” Ardından Manfred Kaltz ve Horst Hrubesch gibi kartlaşmış profesyonellere diş göstermiş, ardından Beckenbauer’e açık destek veren Bild gazetesinin kampanyası sonucunda görevinden edilmiştir... Türkiye’de yaptıklarını zaten okuyorsunuz... Türkiye’nin ona yaptıkları arasında son olarak ortaya konan “muhteşem bir kadirşinaslık” yaşadık dün. G.Saray Kulübü bir özel uçak kaldırdı... St.Konrad kilisesinden uğurladı hocasını. Onu tanıyan, onunla bir şeyleri paylaşmış isimleri bir uçağa doldurup cenaze töreni için Almanya’ya götürdü. Sayın Başkanın davetini ben de aldım. Zaten yurt dışında olduğum için katılamadım. Ancak onunla bir şeyleri paylaşmış insanları bir araya getirip, oraya birlikte gitmek düşüncesini takdir ettim. Tam bir G.Saraylılık duruşu idi bu proje... G.Saray geçmişini şovenist yaklaşımların dışında kalarak koruyabildiği için, hamaset peşinde koşmadığı için “Çetin Altan’ın deyimiyle” enseyi en son karartacak Türk takımıdır. Sağ olun Sayın Başkanım... Bu tavrınız şampiyonluklardan çok daha güzeldi... > S-ÖZ En üfürük söylentilerin bile ciddiyetle incelemeye ayırdığı yaz mesaisinde futbol yoksa “transfer izlenir...” En ufak bir “transfer ihtimali” için yazılan iki satırlık bir haber, bir destanın cüzleriymiş gibi okunur... (Tanıl Bora) > Satılmışlık!.. Yine Sayın Mahmut Uslu... Allah aramızdan eksik etmesin ama iyi ki var ve bizlere malzeme bırakıyor... “Rüştü’nün karakterini taraftarının önüne atıp sorgulattı, ve F.Bahçeliliğini hainliğe taşıdı...” Pekii... Bir yıl önce F.Bahçe’ye gelirken, Tümer Beşiktaş’ın kaptanıydı ve “doğru yolu” bulmuştu... Ama Rüştü giderken “hain” oluverdi... Tuncay hain, Ali Bilgin üstün karakter... Giden hain ve satılmış, gelenler ise “yüce insan...” Pes!.. > Alerji!.. Roberto Carlos aşıyı almış anlaşılan... Ona verilen öğreti “kesin ve katı bir G.Saray karşıtlığı” olduğu için, o da “müritlerin” beklentisi doğrultusunda konuşturuldu. Zarif ve kaliteli Real Madrid kariyerinin bir tek yerinde bile “Barcelona alerjisi”nden söz etmemiş bir büyük futbolcunun, birdenbire “G.Saray alerjisi” edinmesi, ancak güdümlenirse mümkündür... F.Bahçe’de yerleşmiş olan “Türkiye galibiyetleri Avrupa kayıplarını tolere eder” felsefesi ve de hattaaa; “G.Saray galibiyeti Türkiye kayıplarını örter” anlayışı, kayıp yılların nedenidir. Carlos ise transfer haberinin ardından “fes” giyerek Türkiye’nin tanıtımına ne kadar (!) hizmet ettiyse, bu felsefeyi şırınga edenler de daha fazlasını beklememelidir. Ben isterdim ki; Roberto Carlos “İtalyan takımlarına, Alman futboluna, şu takıma veya bu ekibe” gibi, Şampiyonlar Ligi gruplarında karşılaşacağı rakiplerine göz dağı versin... Galiba yine bakacağız ki, “bir arpa boyu yol” gitmemişiz... > You’ll never walk alone Bir hizmet de benden.. 1963 yılında Gerry and the peacemakers grubunun eski bir müzikalden alıp, aslında çıkışı bir ilahi olan şarkıyı yeniden yorumlamasıyla tanıştık, futbolun bu en güzel bestesiyle. Liverpool gençleri ve emekçilerinin oturduğu ucuz tribünde başlayan ve tüm stada yayılan en etkili sportif şarkının Türkçe sözlerini veriyorum. Artık “ölmeye gitmek stada” ve “nassı da koyduk” filan diye bağırmak ve sahaya bir şeyler atmak eşekliğinden kurtuluruz herhalde... Fırtınada yürürken Başını dik tut Ve karanlıktan korkma Fırtınanın sonunda tan vakti Ve mutluluğun gümüş şarkısıdır Seni bekleyen Rüzgâr demeden yürü Yağmur demeden yürü Hayallerin tedirgin, altüst olsa da Devam et yürümeye Kalbindeki umutla Asla yalnız yürümeyeceksin Yalnız yürümeyeceksin Asla... Sözlerin orijinalini Oscar Hammerstein yazdı. Carousel müzikali için Richard Rodgers tarafından bestelendi. Elvis Presley ile Barbara Streisand tarafından seslendirilenleri en çok beğenilen ve en çok satanları oldu. Paul Anka tarafından söyleneni ise “antik” değere haizdir... > POST-İT Bu sezon çok dikkat edin.. Artık herkesin bir “Mehmet Aurelio”su var. Hatta belki “uyum sorununu atlattıklarında; daha da iyisi...” Edouard Cisse ve Tobias Linderoth... Bir de Hüseyin Cimşir... Bu sezon ON numara gibi ÖN liberolarını yarıştıracak tüm takımlar... Geçen sezon “Ön numara ile on libero” arasına sıkışıp kalmıştık çünkü... Kimin Ön liberosu iyiyse o kazanır... (Ümit Aktan) > İyi ki varsın TRT Bazı anlarda, özel televizyonlar, “maymun kovalamaya” o kadar fazla kaptırıyor ki kendini, kendime gelmek için TRT’ye daha fazla uğrar oluyorum. İşte öyle bir anda öğrendim Jupp Derwall’in ölümünü... Saat 18.25 idi. Yalçın Çetin çıktı karşıma... Önce Federasyon Genel Kurulu haberini, ardından Derwall’in ölümünü, sonra da Lincoln’ün imzasını anlattı bana... Haber verdi veya haberi okudu demiyorum, haberi anlattı bana diyorum... Biri müjde, bir önceki üzüntü, ilki ise tarafsızlık istiyordu... Üçünü de mükemmel bir metin değerlendirmesi yaparak anlattı. Yüzü, mimikleri sesinin tınısı ve mükemmel artikülasyonu haberi ideal destekledi. Haber hiyerarşisi de tamamen doğruydu. Bu bültenin bir kaydını alıp, öğretim görevlisi olduğum İletişim fakültelerinde ders olarak izlettirmek isterdim. Sadece sol kulağındaki kulaklığı gören “truakar” açı nedeniyle; bir küçük açı değişikliği önerebilirim. O da tekniğin işidir, haber merkezinin değil... > Acaba, daha büyük statlar yapmamız, kendini başkasının zaferi ile büyük görmeye, yani “hayatın tembelliğine” alışmış daha çok gence sahip olmamız anlamına mı gelir?..
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT