BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Anadolu Erenleri

Anadolu Erenleri

Anadolu’yu nurlandıran büyük insan Abapuş-i Veli, küçük oğlu Mehmed Çelebi’ye çok ihtimam gösterir. Çünkü o sıradan bir çocuk değildir



Mehmed Çelebi çocukluğundan farklıdır. Onun oyunla, oyuncakla işi olmaz, ufacık cübbesine bürünür, bir köşeye büzülür. Gözlerini iri iri açarak büyüklerin sohbetini dinler. Yıllanmış dervişlerin bile anlamakta güçlük çektiği meseleleri kolayca kavrar. İnsanı hayrete düşürecek bir zekası ve berrak bir hafızası vardır. Akranlarının çığlık çığlığa koşturdukları saatlerde kuytulara çekilir, tefekkür eder. Her anını zikirle süsler. Gece teheccüd namazını aksatmadığından olacak çok heybetlidir. Abapuş-i Veli “yavrum küçüktür” demez. Onu dünya nimetlerinden mahrum eder. Nefse zor gelen ne varsa yapmasını ister. Açlık ve uzletle geçen günlerin ardından sisler dağılır. Hakikat sırları sızmaya başlar. Gökler duvak duvak açılır ve öteler görülür. Çevresindekiler değişimin farkındadırlar, ona hürmette bulunurlar. Ama o parmakla gösterilmekten hoşlanmaz. Kendini yollara atar, önce Konya’ya koşar. Mevlânâ Hazretleri’nin manevi huzuruna çıkar. Burada yüreğine öyle bir ateş düşer ki, odun ateşine güler. Alevleri gonca görür, közleri okşar geçer. DİVAN İRAN’DA Biliyorsunuz Timur ile takışan Bayezid telâfisi zor bir yenilgi alır ve Osmanlı’nın yıkılmasına ramak kalır. Şimdi “bu savaş niye oldu” gibi mânâsız bir münâkaşaya girmeyeceğiz. Zira o devrin şartlarını bilmeden yorum yapan hata eder. Yalnız bildiğimiz şu ki Timur en az Bayezid kadar ilme merâklı, âlimlere hürmetkârdır. Meselâ Konya’dan çok hoşlanır, Mevlânâ’nın tesirinde kalır. Bu büyük velinin türbesini defalarca ziyaret eder ve buradan bir hatıra almak ister. Gözüne Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin elceğizi ile yazdığı Divan-ı Kebir takılır. Eh ona itiraz ne mümkündür, hem kimin haddine? Hasılı kutlu yadigar sarılır sarmalanır, Semerkand’a taşınır. Ancak Asya’da çatışmalar durulmaz. Timur cepheden cepheye koşarken Divan-ı Kebir’i yitirir. Nurlu Divan’ı kimler alır, kimler satar bilmiyoruz, ancak yıllar sonra Şah İsmail’in eline geçer. İşte o günlerde Celaleddin-i Rumi, dervişimizin rüyasına girer. “Divanımı bidat ehlinin elinde bırakma” der, “Git, al, getir ve yerine koy!” Çelebi Mehmed hemen o gün yola çıkar. Akranları “Şah İsmail gibi zalimin elinden kitap almak kolay mı?” deseler de aldırmaz. Divan-ı Kebir’i kurtaracağından adı gibi emindir. Aksini aklına bile getirmez. Zira onlar hocalarına “yıkayıcının elindeki ölü gibi” tabi olurlar. Gözlerini kapar, emredileni yaparlar. MÜTHİŞ VAKAR Çaldıran öncesi Şah İsmail’in daileri Anadolu içlerine sızar, misli görülmedik propagandalar yaparlar. Muhaliflerinin evlerini yıkar, ekinlerini yakarlar. İşte Çelebi Mehmed kanla yıkanan coğrafyada tehlike ve tehditlere aldırmadan ilerler. Her konakladığı yerde halkayı kurar ve bildiği gibi konuşur. Şah’ın fedaileri ona mani olmaya çalışır, ancak başarılı olamazlar. Zora başvuranlar ibretlik yaralar alırlar. Eli kuruyanlar, dili tutulanlar, aklını oynatanlar... Artık ocak başlarında o konuşulur, ozanlar onu anlatırlar. Mehmed Çelebi elini kolunu sallaya sallaya ordugâha ulaşır. Şah İsmail halk üzerinde böylesi tesiri olan biriyle takışmak istemez, öncelikle onu kazanmanın yollarını arar. Ancak Çelebi Mehmed “Bana yapacağınız tek ikram var” der, “Divan-ı Kebir’i teslim etmek!” Şah “Divan kolay” der, “Ama sizden istifade etsek gerek. Bu akşam soframıza buyurmaz mısınız?” O akşam için görülmedik hazırlıklar yapılır. Keşkekler hazırlanır, ayranlar çırpılır. Halılar yayılır, sofralar açılır. Dolmalar, köfteler, kuzular, pilavlar... Şah fedailerinden birinin eline bir maşraba şerbet tutuşturur ve “ne yap yap bunu ona içir” der. Bu maşrabada öyle bir zehir vardır ki tek damlası filleri yıkar. Devam edecek
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT