BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Kütüphaneler içler acısı”

“Kütüphaneler içler acısı”

“Bizim kütüphanelerimizin durumu içler acısı. Diyorum ki, hayatın iki kaynağı var. Biri laboratuvar biri kütüphane. Eğer bir milletin buraları doluysa, istikbali vardır.”



Kimdir? 1942 yılında Sakarya’nın Akyazı ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İlim meraklısı yazar, daha sonra Almanya’nın Köln şehrinde Türk Hukukunda Hürriyetler konusunda doktora yapmıştır. Medeniyet Ülkesini Arıyor, Türk Devlet Felsefesi, Yazılamamış Destanlar, Varolmak Kavgası, Ölüm Daha Güzeldi, İki Dünya Arasında, Çanakkale Mahşeri gibi eserleri olan ve halen, serbest yazar olarak köşe yazıları, araştırma eserler ve romanlar kaleme almaya devam eden M. Niyazi Özdemir’in adresi kütüphanelerdir. Necip Fazıl deyince... Üstad hakkında çok anekdotum var elbet. Bizde çok da emeği vardır. İsterseniz onunla ilgili birkaç anekdot anlatarak, yad edelim: Bergson, ihtiyarladığı zaman Fransız gazeteciler bir gün basın toplantısı yapmış ve demişler ki: -Artık ihtiyarladınız. Yerinize bırakabileceğiniz bir öğrenciniz var mı? Bergson şöyle cevap vermiş: -İlim adamı olmak kolay. Biraz gayret eder, ilminizi belli bir disiplin altına alabilirsiniz. Fakat mütefekkir olmak, bu disiplinlerden yorumlar yapmak için kabiliyet gerekir. Çok adam geçti elimden fakat böyle bir kabiliyetli adam gelmedi. Bir Türk var işte Necip Fazıl adında. Ama o da derbederin biri... Necip Fazıl böylesi bir mütefekkirdi. Don Kişot ve Şanso Üstadı ben Don Kişot’a benzetirim. Yenilmez bir Don Kişot... Rahmetli Hilmi Oflaz ağabeyimiz de onun Şanso’su. Şimdi birgün Bursa’da Hilmi ağabeyle üstad Çelik Palas’a çay içmeye gidiyorlar. Biliyorsunuz, üstad çok alımlı giyinirdi. Ceketinin kolunda kol düğmeleri, yakasında fular falan sükseli bir giyimi olurdu. Hilmi ağabey ise işportacı gibi. Şöyle elbisesinden bir iplik çekseniz, kırk yaması dökülecek gibi. Ben de onlara uydum ve içeri girdik. Baktık içeride beş altı kişi oturuyor. Üstad’ı görünce ayağa kalktılar: -Buyur üstad. Diyrek yer gösterdiler. Meğer zamanın AP ve CHP’li milletvekilleriymiş. Necip Fazıl, Hilmi ağabeyi tamkdim ediyor. Öyle enteresan bir takdim ki, bugün bile aklımda. Hem övecek ama hem de o halini kabul ettirecek bir şey olmalı. O anda şu kelimeler dökülüyor üstadın ağzından: “-Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas. Kralları önünde bükecek kadar gözü kara, irade sahibi. Aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur, aziz dostum işportacı Hilmi...” diyor. Üstadı da yazacağım Peyami Safa’yı da Necip Fazıl ile ilgili en az böyle ikiyüzden fazla anekdot var. Bu ve benzeri anekdotları toplayıp da bir kitap olarak çıkartmaları için oğullarına söylemiştim. Ama haklı olarak, Nasrettin Hoca misali, yaşanmasa da yaşanmış gibi anlatılan anekdotlar olma korkusuyla bu konuda bir çalışma yapamamışlar. Ama ben en azından kendi şahidi olduğum anekdotlarımı kaleme alacağım. Şu anda “milliyetçilik” üzerine bir çalışmam var. Onlar bittikten sonra Yemen’i yazarken, Üstad’ı da yazacağım, Peyami Safa’yı da yazmayı düşünüyorum. Dünya dili hakkında Erik Rotaker (Okunuşunu yazıyoruz) diye bir ilim adamı var. 1955’lerde bizim Edebiyat Fakültesi’nde Almanca verilen konferansları var. Medeniyet Tarihinde Gelişmeler ve Krokiler diye. Onlar Türkçeye çevrilmiş. Eric Rotaker diyor ki: “Afrika’da öyle kabileler var ki, 2211 kelimesi var. Fakat o kabilenin 600 küsur, yeşilin tonlarına ait kelimesi var. Sen, İngilizce’yi dünya lisanı yaptığın zaman, yeşile ait 599 kelimeyi sildin gitti.” Demektir. Bir gün gelip İngilizce’nin tek başına dünya dili olacağına inanmıyorum. Olsa bile bu insanlığa yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü düşünceyi bire indirirsiniz. Her şeye rağmen yine de olmuş olsa bile, bugün Amerikan İngilizcesi ile İngiliz İngilizcesindeki farklılıklar gibi yine farklılıkların önüne geçemezsiniz. Kütüphane ve kitap Kütüphane hakkında ne söylesem bilmem ki? Bugün kütüphanelerimizde görevlilerden başka kimse bulunmuyor desek yanılmış olmayız. Kütüphanelerle ilgili ilginç anekdotlarım da olmakla birlikte sadece bir tanesini anlatayım isterseniz: Süleymaniye’ye doğru giderken orda Merkez Kütüphanesi var. Almanya’da kütüphanenin birinde çalışırken baktım bir kitapta o kütüphaneye atıf yapılmış. “Bu konuda, Merkez Kütüphanesi falan numarada bulunan falan kitap”diye. Meğer onun önünden çok geçmişim, orda kütüphane olduğunu bilmiyorum. Bir gün gittim. Baktım içeride bir Alman profesör çalışıyor. Yanında da yine dört tane alman kız var. Yardımcıları Çağatay eski yazı üzerine araştırma yapıyorlar. Ben de gidip gelmeye başladım. Temmuz 1990’lı yıllardı. Devamlı da tadilat çalışması vardı. Dan dun dan dun... Kafa kalmıyor insanda. Ben ve o beş kişiden başka ne gelen var kütüphaneye ne giden. Bir gün dedim ki: -Hocam bu tadilat çalışması ne zamandan beri yapılıyor? -Ben 17 senedir bütün yazı burada geçiriyorum. Bu tamirat devam ediyor. -Neden ki acep, dedim? Verdiği cevap şakaydı ama şakayla karışık çok da anlamlıydı: -Buraya müslüman uğramıyor, gavura eziyet gerek diye olsa gerek, onyedi seneden beri devam ediyor. İşte bizim kütüphanelerimizin durumu böyle. Diyorum ki, hayatın iki kaynağı var. Biri laboratuvar biri kütüphane. Eğer bir milletin buraları doluysa, istikbali vardır. Dr. Mehmet Niyazi Özdemir’den bir hatıra Dua et ki yağmur yağıyor Bir gün Necip Fazıl Topbaşı cezaevinden çıkacak... Hanımı çocukları, ben ve Zaptiye Ahmet denilen bir arkadaşımla birlikte üstadı karşılamaya gittik. Yani biz ikimiz ve hanımı ile çocukları. Bir de yağmur yağıyor ki anlatamam. Sicim gibi yağmur var. Üstad kapıdan çıktı baktı ki kendini bekleyen iki kişi ve hanımı. O anda yine kendine has nüktesini patlatıverdi: -Neslihan. Dua et ki yağmur yağıyor. Yoksa kalabalıktan ve izdihamdan bir daha içeri girme durumunda kalırdım. *** Yine bir akşam evine misafirliğe gitmiştik. Giderken de şeker yaptırmışız işte. Onu da ayakkabılığın oraya koyduk. Bizi odaya aldı. Evinde halı mobilya gibi doğru dürüst eşya yok o zaman. Hepsini satmış belki de. Kolay değildi çektiği sıkıntılara sabretmek. O zaman Mehmet 12 yaşlarında ancak var. Üstad, pratik zekasıyla hem hediyemizi kabul edip hem de aynı hediye ile bize ikramda bulunmuştu. -Mehmet! Ayakkabılığın orda şeker var. Onu getir masaya koy, yiyelim.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT