BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ankara’da solgun bahar

Ankara’da solgun bahar



Ankara’ya çoktandır gitmiyordum; bir ara Kültür Bakanlığı’nda üyesi olduğum komisyonun çalışmaları dolayısıyla sıkça gider gelirdim. O günlerle ilgili, sıcaklığı yitmemiş güzel hatıralarım var... Bu defa Bilkent Üniversitesi’ndeki Türk Kadın Roman Öykü Yazarları Sempozyumu çağrılısı olarak yolum düştü... Rahatsızlığıma, sesimin kısıklığına rağmen bu etkinliğe söz verdiğim için katıldım. 9 Nisan Cuma gecesi, Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Konser Salonu’nda Nihal Yeğinobalı, Nursen Karas, Ayşe Kulin, Nazlı Eray, İnci Aral ve ben eserlerimizden bölümler okuduk, soruları cevaplandırdık... Ama ne yalan söyleyeyim salonda daha çok öğrenci görmeyi dilerdim... Buna rağmen Edebiyatın dışlanmadığının göstergesi, espri yüklü hoş bir geceydi. Bilkent, Ankara Polatlı yolu üstünde şaşılası modern bir masal şehri...İkinci bir Ankara belki... Fakat asıl anlatmak istediğim, Ankara’yı bu defa eski havasından epeyce sıyrılmış buluşum. Bina kalabalığı, insan kalabalığı, tıkalı yolları ile İstanbul’dan farkı kalmamış. Tren yolculuğunu eski bir özleme sarılarak tercih ederim hep... Hele mevsim baharsa, bahara girişse... Bu defa da İstanbul’un her nedense iskemlesiz kanepesiz garından gece treniyle yola çıktım. Trenleri seviyorum, pek rahat olmasa da sürekli sallanıp arada birşeylere toslayıp, atlayarak yol alırken zor uyuyor insan. Yataklı vagonu ısıtma düzeninde de bir değişiklik olmuş. Eskiden alabildiğine ısınır, pencere açma gereğini duyardınız. Şimdi ise yataklı bölmelere yerleştirilmiş klimalar, kâh sıcak kâh soğuk hava üflüyor ki, bu da bana pek sağlıklı bir sistem gibi gelmedi. Ama şu ay yıldızlı pencere yok mu, dağların bayırların kayışı, yıldızları, ışıkları, köprüleri, küçük köyleri öylesine farklı gösteriyor ki... Trenin bütün güzelliği o pencere ve o akış... Tren böyle gün sökülünceye kadar devrile düşe gider; yarine, sevdiğine ulaşma çırpınışı içinde. Sanki bir hasret türküsüne eşlik ederek... Ta ki gün ışığında durulmaya, düzlüklerde dura dinlene yol almaya başlar... Bir bakarsınız görevlinin sesi koridorlarda az biraz uyku mahmurluğu ile dolaşmakta. “Ankara Ankara!...” Daha Ankara Garına yarım saatlik mesafe de olsa bu anons uyuyanlara ulaşmak içindir. Ve siz uykunuzun bölük pörçüklüğü ile kalkar, toparlanır midenizde bir baygınlık, lavabonun aynasındaki perişanlığınızı görürsünüz.. Ankara’ya varmadan önce yolların şu bozkır çehresi hiç değişmiyor. Anadolu’nun hüzünlü rengi.. Size tuhaf gelecek ama bunu arıyorsunuz, eski bir alışkanlıktan dolayı... Bu hüznü neredeyse yakıştırıyorsunuz. Bu eski köklü bir medeniyetin tozlu görüntüsüdür. Kıraç, kayalık araziye bahar bile yeterince ulaşamıyor... Dağların doruklarında acı beyaz kar... Çözülüp inmeyi bekliyor. Baktım, boysuz yaban erikleri, uçuk bir pembede karar kılıp açıvermişler.. İşte o kadar... Sonra kavaklar, Ankara Çayı’nın bulanık köpüklü suları... Ya şehir? Orada baharı çiçek tarhlarına dikilmiş menekşelerin ötesinde göremedim. Evet Ankara’ya yeşil gerek...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT