BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Yanık âşık Melik Tubba

Yanık âşık Melik Tubba

"Al şu mektubu, bizzat kendi elinle Hatem-ül enbiyaya ver, duasını al, hürmetlerimi arz eyle! Yok, o servere kavuşamazsan oğullarına söyle!" Efendimiz hicrete çıktıklarında Medineli müminler heyecanlanırlar. Zikrolunan mektubu Ebi Leyl adlı bir süvariye verirler: "Koş yetiştir Resûlullah'a!"



Efendimiz’inizinde-17 M. SAİD ARVAS yazıyor msarvas@ihlas.net.tr Yer: Yemen. Bi'setten (Efendimize peygamberlik vazifesinin bildirilmesinden) 800 yıl önce... O günlerde havalide hüküm sürmekte olan Humeyr İbn-i Redi (Melik Tubba) gücünün zirvesine ulaşmıştır. Hazineleri dolu, adamları sadıktır. Sayısız süvarisi, piyadesi vardır. Etrafında 4 bin bilge kişi bulunur ki bunlar ilim ehlidir, hikmet peşinde koşar, fazilet ararlar. Melik Tubba bir vesileyle Mekke'ye gelir ama Kureyşliler pek oralı olmaz, ona sıradan biri gibi davranırlar. Alışık değildir, canı sıkılır. Yanındakilere sorar: "Bu gurur da ne böyle? Bunlar kendilerini ne sanıyorlar?" -Efendim Mekkeliler Arabın asilleridir. Şehrin içinde Kâbe diye bir mâbedleri vardır, bu yüzden civarda itibar görür, el üstünde tutulurlar. Doğrusu mukaddes beytin imarına ve muhafazasına ziyade ehemmiyet verir, gözleri gibi bakarlar. Melik gazaba gelir. "Eh ben de o Kâbe'yi yıktırmazsam? O kibirli halkı kırıp mallarını yağmalatmazsam!" Kafasına bu fikir girer girmez bir baş ağrısı çöker ki nasıl anlatıla... Beynini burgularla oyarlar adeta. Gözlerinden burnundan garip sıvılar akar ve felaket kokar. Sevdikleri bile yanına yaklaşamaz. Istırabı dayanılası değildir, her nefeste artar. Biraz daha, biraz daha, biraz daha... Uykuya hasret kalmıştır, ah bir lahza gözünü kırpsa... Tabipler, kahinler, büyücüler gelir, gider hepsi de aciz kalırlar. Günün birinde bir âlime açılır: "Yalvarırım çare bul, artık dayanamayacağım!" -Bu ağrılar ne zaman başladı? -Hiç unutmam Mekke'deydim, o gün halkı da bi tuhaf davranmıştı bana... -Kabe-i muazzama hakkında kötü bir şey geçti mi aklınızdan? -Doğrusunu istersen yıktırmak istemiştim, çok kızmıştım ama. -Mesele anlaşıldı, sen niyetini düzelt, tevbe et sıkıntın biter bi iznillah! Dediği gibi olur, bir anda sıhhatine kavuşur, yüzü gülmeye başlar. Tereddütsüz iman eder ve katılır Hanif dini mensupları arasına. Edep ve erkânını öğrenip Kabe-i şerifi tavaf eder. Harem ahalisine ziyafetler verir, hediyeler dağıtır, gönüllerini yapar. O gece rüyasında "Mekkelilere ikram ettiğin gibi Beyt-i şerife de ikramda bulun" denilir. -Beyte ikram nasıl olur? -Bir hilat giydir ona! Sabah hasırdan örtüler hazırlatır, hürmetle asar duvarına. O gece yine rüya. "Daha iyi bir örtü olabilirdi, hasırla kalma!" Hicaz yöresinde muâkır denilen bir kumaş vardır, ondan aldırtır. Ama ikazlar bitmez. "Hayır daha kıymetlisini!" Melik Tubba en nadide kumaşları ısmarlar, altın ve gümüşle bezetir hatta. Kabe-i muazzamayı putlardan temizler, kapısına bir kilit takar. İkazlar kesilir, demek ki tamam. Ve bir talimat yayınlar. "Beytullaha gelen edebini gözetsin, ziyaretçiler abdestli gusüllü olsunlar!" Melik Tubba Kabe-i şerif hakkında bilgi topladıkça ufku açılır. Onu bina eden nebileri tanır ve Server-i enbiya hakında mâlumat edinir. O server âsa ve deve sahibidir, tâc ve burak sahibidir, Ku'ran-ı kerim sahibidir, liva-i hamd ve minber sahibidir. "La ilahe illallah" sözünün sahibidir. Bu arada onun yurdundan çıkarılacağını ve Medine'ye hicret edeceğini öğrenir. Önde gelen 400 alim ile Münevver beldeyi ziyarete gider. Gönüllerine fahr-i alemin aşkı düşer. Yoldaşları "buraya yerleşelim, ol habibin teşrifini bekleyelim" derler. Melik de mâkul ve muvafık görür, hatta kendisi de bir müddet bekler... Halbuki o güneşin doğmasına çok vardır, nereden bilsinler. Melik Tubba adamlarına evler yaptırır, cariyeler bağışlar. Evin birini farklı tutar ve zemin kata bir kitabe asar: "Resul-i ekrem burada ağırlana!" Ve manzum bir mektup yazar: Humeyr ibn-i Redi'den, Allahın resulü hatemül enbiyaya Abdulmuttalip oğlu, Abdullah oğlu, Muhammed Mustafa'ya! Ben sana ve Rabbine inandım iman ettim. Hak teâlânın sana göndereceği kitaba da... İmandan İslamdan ne söylediysen hepsi kâbulüm. Haktır gerçektir, şek ve şüphem yoktur asla. Ah sana ulaşabilsem de düşmanlarınla çarpışsam, Yüzünü güldürsem, kederini dağıtsam, Kölen olsam baş koysam yoluna Tek dileğim var. Kıyamet günü beni unutma! Mektubu mühürler ve ulemadan Şamul adlı zata emanet eder. Eğer yetişirsen kendi elinle ver, hürmetlerimi arz et. Yok ulaşamasan oğullarına vasiyet et, onlar ulaştırsınlar. Olmadı torunlarına, torunlarının torunlarına... Şu vasiyet ilanihaye aktarıla... Mektup babadan oğula intikal ede ede gelir ve tam 21 kuşak sonra tanıdık bir ismin eline geçer. Siz onu bildiniz. Evet Halid bin Zeyd Radıyallahu anh! Efendimiz kutlu hicrete çıktıklarında Medineli müminler (bahsi geçen 400 âlimin torunlarıdır ihtimal) heyecanlanırlar. Zikrolunan mektubu Ebi Leyl adlı bir süvariye verir "Koş" derler, "yetiştir Resulullah'a!" Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) yol esnasında Ben-i Selim kabilesi arasında konaklarlar. Bakın şu işe ki Ebi Leyl'de mola verir orada. Birbirlerini tanımıyorlardır lâkin Fahr-i alem sorar "siz Ebi Leyl değil misiniz?" - Evet. - Sizde bana verilecek bir emanet var. Ebi Leyl şaşkındır "anlayamadım nasıl bir emanet?" - Teb'in mektubunu verir misiniz? - Siz!.. Yoksa? Evet server-i alem durmaktadır karşısında. Mektubu edeple uzatır. Hazret-i Ebubekir açar, tane tane okumaya başlar. Efendimiz üç defa "merhaba ey salih kardeşim" buyururlar, "merhaba!" Biliyorsunuz Seyyid-il Mürselin Medine'ye girince ortalık bayram yerine döner. Delikanlılar, yaşlılar, küçük kızlar... Dillerinde o bildik neşide "Talaal bedru aleyna!" Kim o serveri misafir etmek istemez ki? Şirin Kusva'nın yularına asılan asılana... Halid bin Zeyd hazretleri ise "ben fakir ve zaifim" der, "bunca eşraf varken niye teşrif etsinler ki bana?" Efendimiz "devemi kendi haline bırakınız" buyururlar "nereye çökerse oraya." Kusva tartışmaya mahal vermeyecek bir şekilde Sehl ve Süheyl isimli iki yetimin arsasına çöker. Hem ne çökmek göğsünü yere vurur, boynunu uzatır toprağa. Hazret-i Ebubekir bedelini fazla fazla ödeyip arsayı satın alır. En yakın evde Eyyub Sultan hazretleri oturmaktadır... Evet Melik Tubba tarafından yaptırılan binada. Efendimizin ol haneyi şereflendirdikleri gece Cebrail Aleyhisselam gelir, "Şu duvarda bir emanet var" buyururlar. Sahabe-i kiramla birlikte duvarı kazırlar Esad-ül himyerinin kitabesi açığa çıkar. Evin Efendimiz için hazırlandığı bellidir. Öyleyse sormak lazım "kim kime misafir?" Aradan yıllar geçer bina yıpranır, viranlar. Melik Muzaffer Şihabüddin Gazi onu elden geçirir, medrese yapar. Burada dört mezhep üzerine fıkh okuturlar. Melik Şam'daki kıymetli mülklerini bu medrese için vakfeder ayrıca. Zikrolunan ev daha 40 yıl evveline kadar mevcuttu. İçinde bir kuyu vardı hatta... Suudlar bu güzide hatırayı korumadılar, yıktırıp mescidin avlusuna kattılar. Efendimizin nurlandırdığı ev ne yazık ki yıktırıldı, şimdi yerinde yeller esiyor. NAKIŞ NAKIŞ İŞLENİYOR Melik Tubba rüyasında Kâbe'ye hil'at giydirmesi hususunda ikaz edildi. Bu vazife halen sürdürülüyor, değerli kumaşlar gümüş tellerle işleniyor. Ne Eyüp, ne de sultan Eba Eyyûb, "Eyyûb'un babası" demek... El Ensari "Ensar'dan..." Mihmandar ise konuk ağırlayan, klavuzluk yapan... Mübareğin adı Eyyûb olmadığı gibi sultan da değildir... Sanat sahibidir, çuhacılık (dokumacılık) yapar aslında. İstanbul'da Eyüp Sultan diye kime sorsanız gösterir, lâkin "Halid bin Zeyd" diye sorarsanız bocalarlar... Asıl ismi Halid'dir oysa. Babası Zeyd bin Küleyb, annesi ise Hind bint-i Sa'd Radıyallahu anha. Hanımı misafir sever insan Ümmü Eyyûb Fatıma. Medine’nin yerlisidirler, Hazrec kabilesinin Neccar kolundan. Melik Tubba'nın torunlarından olduğu da söylenir. Doğrusunu elbette Allahü teâlâ bilir. Şu mübarek günlerde Eyyûb Sultan görülmemiş bir kalabalık ağırlıyor. Müminler kafileler halinde geliyor, büyük sahabenin ruhuna hatimler, Yasin-i şerifler, fatihalar hediyye ediyor. Peki ya Melik Tubba? Hatırlanıyor mu acaba? YARIN: MEDİNE’YE DOĞRU RAMAZAN ÖZEL SAYFASI 17 Ramazân 1433 Japonya’da İslam’ı yaymaya çalışıyor Hayatını İslam’ın yayılmasına adayan Japon Maeno, “Biz kurtulduk, onların da kurtulmasını istiyorum, benim bütün davam bu” diyor İslam’a “Türk’ün dini” olarak bakan Japonya’da tam 100 bin Japon Müslüman yaşıyor. Özellikle ramazan ayında ülkedeki İslam kültür merkezleri sadece bir ibadet yeri olmakla kalmıyor, Müslümanları da bir araya getiriyor. Toplu iftarlar ve teravihte birlikte oluyorlar. Ülkede İslam için aktif çalışanların ekserisi Japon asıllı Müslümanlar olup çoğu üniversite mensubu veya ticarethane sahibi kişiler... Japonya’da kendini İslam dininin yayılmasına adamış Ahmad Naoki Maeno da bunlardan biri. Maeno, lisedeyken öğrenci değişim programı sayesinde Avustralya’nın Melbourne şehrinde Müslümanlar arkadaşlar edinmiş. Budist bir aileden geldiğini söyleyen Maeno, “Ailece tapınaklara giderdik. Din, inançtan ziyade geleneksel bir kültür gibiydi. Öğrencilik yıllarımda ne olmak istediğimi düşünürken bir yandan da ‘Hayatın anlamı ne?’ diye düşünürdüm. Ortaokul ve lise dönemleri arasıydı. Beni etkileyen en önemli husus İslamiyet’teki tevhit inancıydı. Fakat bu süreçte karmaşa içindeydim. Bunun benim için kaçırılmayacak bir şans olduğunu da biliyordum. Böylece içimden gelen sesi dinledim ve tercihimi bu yönde yaptım. Benim yanıma kadar gelmiş bu kapıyı açmalıydım, görmeliydim o öteki âleme açılan bu rahmet kapısını...” diyor. Ülkesinde, eşi ile Sakine, Hakim ve Hira adlı üç çocuğuyla birlikte kendisini İslam’ın yayılmasına adayan Maneo, “Müslümanların hayatlarını kolaylaştıracak bir yapı kurmayı hedefledik. Müslümanları bir araya getiriyoruz, onlarla İslam’ı konuşuyoruz. Japon soydaşlarımız bazen bize değişik değişik sorular yöneltiyor. Biz kurtulduk, onların da İslam’la şereflenip kurtulmasını istiyorum, benim tüm davam bu...” diye konuşuyor. MİNİK JAPONLAR KUR’AN OKUYOR Müslüman Japon aileler çocuklarını tatilde İslam dini öğrenmeleri için İslam kültür merkezlerine gönderiyor. 6 yaş ve üzeri Japon çocuklar burada Kur’an-ı kerim öğreniyor, namazlarını kılıyor. Gözleri parıltıyla dolan bu çocuklar ramazan ayı boyunca oruçlarını tutuyor, arkadaşlarıyla birlikte iftarını yapıyor. ------------------------------- HER İLİN İFTAR KLASİĞİ FARKLI... Hataylı abugannüç Siirtli kitel seviyor... Tencerede kaynayan taamın ne olduğu her zamankinden daha da önemlidir ramazan günleri. Ve her yöreye ait bir iftar klasiği vardır ki bu, ramazan boyu hemen hiç değişmez. Emin olun ki bir Erzurumlu 30 ramazan orucunu; aşotulu yoğurt çorbası, pastırmalı kıyma ve kadayıf dolmasıyla açabilir. Yakın komşu Erzincan’da ramazanda sofralarda cılvıra, kesme un çorbası, yarma, gendime, kırdo çorba tercih edilir. Iğdırlılar ise özellikle bozbaş denen nohutlu yahni, yaprak sarması, yoğurt çorbasının yanında etli pilav ile revaniye sofralarında mutlaka yer verir. Bitlis’in ramazan klasiği ise aşuredir. Ramazanın gelmesiyle birlikte Bitlisli kadınlar bir araya gelerek içli köfte, sarma gibi zahmetli yemekleri birlikte yapar, bunları iftarda topluca oturup yeme geleneği vardı ki buna halk arasında ‘arafhane‘ denir. Artvin’de ise erişte ve silor, Gümüşhane, Rize ve Trabzon’da ise bu aya mahsus yufka açma geleneği vardır. Rize’de ise ramazan ayında sofralarda mıhlama, kara lahana sarması, turşu tava ve kara üzümden yapılan pepecura tatlısı gibi yöresel yemekler arz-ı endam eder. Bayburt’ta iftara özgü olarak lor dolması, su böreği, süt tatlısı ve Bayburt tava ramazan klasikleri arasında yer alır. Harput, Elazığ ve çevresinde özellikle ramazan ayında Harput köfte, sırın, peynirli ekmek tüketilir. Şanlıurfa’da lahmacun, boranı ve çiğ köfte gibi yemeklerin yanı sıra “şıllık” ve “küncülü akıt” gibi tatlılar iftar ve sahur sofralarını süsler. Bostana salatası da iftar sofralarının en makbul yiyeceklerindendir. İftar sofralarına ayrı bir ihtimam gösteren Afyonkarahisarlılar, misafirlerine zülbiye, Afyon kebabı, nohutlu patlıcan ve musakka ikram eder. Sakarya’daki köylerde ramazanda misafirlere gulugursa denen bir tatlı ikram edilmesi adettir. Sivas’ta eski ramazan günlerinde uzun emeklerle ortaya çıkarılan tel helva, şimdilerde neredeyse unutulmaya yüz tutan gelenekler arasında yer alır. Konya’da ise iftar yoğurt çorbası ile başlar. Hataylılar kaytaz böreği ile bir çeşit patlıcan salatası olan ‘abugannüç’e mutlaka sofralarında bulundurur. Mersinlilerin ramazan boyu en büyük favoriler, ‘sini köftesi’dir. Karaman’da da erişte ve mercimekle yapılan ‘sakala sünen çorbası’ ve yine yöreye has ‘calla’ yemeği iftar davetlerinin vazgeçilmezleridir. Ardahan’da katmer ve un helvası, Kars’ta erişte pilavı en popüler mönüler arasındadır. Kuzu ciğeriyle yapılan cartlak kebabı Gazianteplilerin tercihidir. Kahramanmaraş’ta sömelek köfte, bezdirme; Diyarbakır’da kaburga dolması ve ekşili güveç (meftune); Siirt’te büryan, bir tür içli köfte olan ‘kitel’, pekmezden yapılan ‘varak taze’; Balıkesir’de keşkek, kapama, metez, kaymak hamuru ve tirit; Yalova’da cevizli pide ve güğümde kestane; Antalya’da tahinli çörek ve serpme böreği; Burdur’da Burdur kömbesi, gazel böreği ve haşhaş helvası; Aksaray’da İncelek tatlısı, Kırklareli’de ise umaç çorbası sofralardan eksik olmaz. ESKİDEN RAMAZANDA KAPILAR HERKESE AÇIKTI Her selam veren iftarını yapardı İstanbul’daki evler, en nefis yemeklerin her “Selamün aleyküm” diyene sunulduğu birer ziyâfethânedir Sosyal dayanışmanın en canlı sahnelerine İstanbul’un Vefa, Süleymâniye ve Fatih gibi buram buram tarih kokan semtlerinde rastlanır. Buradaki ahşap konakların kapılarının üzerinde kabartmalı bardak, kupa, somun vesair resimler, ihtiyaç sahiplerini içeri buyur etmenin bir diğer adıdır. Hele ramazan ayı gelince bu kapıların üzerine bir de “İnnema netamüküm” âyeti celîlesi yazılır ki, o kapı ramazan boyunca ardına hiç kapamaz. Zaten İstanbul’daki hemen her ev, en nefis yemeklerin her Selamün aleyküm diyene sunulduğu bir ziyâfethânedir. Üstelik büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya falan lüzum da yoktur. Gözüne kestirdiğin yere girerdin kimsede kim olduğunuzu, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormaz. Ramazanın yaklaşmasıyla birlikte pirincinden ununa, yağından peynirine dolan kilerlerden ilk nasibini alan fakir akraba ve konu komşu olur ki, eve gelen bütün erzak ve eşyaya fukaranın hakkı verilmeden el sürülemez. İftar saatinin yaklaşmasıyla birlikte mutfakla yaşanan telaş ve heyecana Allah rızası için hazır edilmeye çalışılan bir tepsi de eklenir ki o, yakın civarlarda fakir bir virâneye gidecek iftariyeliklerdir. O gün mutfakta pişen nevâle ne ise nasibince bakır siniye yerleştirilir ve evin hizmetçisi dumanı tüten yemekleri o fakir evine yetiştirir. O zamanın adeti, gönderilen yemeklerin içine hediye bâbında hal ve vaktine göre çeyrek veya yarım altın iliştirmektir. Hemen her ev olabildiğince davetkârhâne olması yetmiyormuş gibi özellikle hali vakti yerinde olanlar her akşamüstü hizmetkarlarından birini gönderir, kıyıda bucakta kalmış fakirleri toplatır ve konakta özel olarak kurulmuş sofraya oturtur, yedirir, içirir. Bir de büyük büyük dedelerin hatırlayabileceği bir gelenek vardı ramazan ayında. Hali vakti yerinde olanlar kılık-kıyafet değiştirerek hiç tanımadıkları mıntıkalara gidip, bakkalın manavın tenha zamanlarını seçerek sorar: “Zimem defteriniz var mı?” diye. Zimem defteri, o esnaftan borcuna yani veresiye mal alan mahalle sakinlerine ait hesap defteridir: Borçlu ile borcunun miktarı yazılı olan defter... Esnaf bu defteri çıkarınca, gelen şöyle der: “Lütfen baştan, sondan ve ortadan şu kadar sayfanın yekûnunu yapınız” diye... Esnaf bu kadar sayfanın yekûnunu yapar, söyler; gelen de kesesini çıkarır, onu öder: “Silin borçlarını. Allah kabul etsin” der, çeker gider... Bir Ayet “Hem insanlara karşı avurdunu şişirme (kibirlenme) ve yeryüzünde çalımla yürüme. Çünkü Allah övünen ve kuruntu edenlerin hiçbirini sevmez. (Lokman Suresi) Hadis-i Şerif Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahü teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle Cehennem ateşinden 70 yıl uzak tutar. [Buhari] İstihare namazı ve duâsı Gusül abdesti alınır. Gusülden sonra, “İstihâreye niyet ettim” diyerek iki rekât namaz kılınır. Birinci rekâtta (Kâfirûn), ikinci rekâtta (İhlâs) sûresi okunur. İstihâre namazından sonra şu duâ okunur: “Allahümme innî estehîrüke bi-ilmike ve estaktirüke bi-kudretike ve es’elüke min fadlikel’azîm fe inneke takdirü ve lâ akdirü ve tâ’lemü velâ a’lemü ve ente allâmül-guyûb“ İstihâreden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görmek hayra alâmettir. Siyah veya kırmızı görmek şerre alâmettir denildi. Tavuklu Krep MALZEMELER > 1.5 su bardağı un > 4 yumurta > 2 su bardağı süt > 1 şişe soda > 1 çay kaşığı tuz İçi için: > 2 tavuk göğsü > 100 gram mantar > 1 domates > maydanoz > 3 çorba kaşığı zeytinyağı Üzeri için: > 2 çorba kaşığı un > 3 çorba kaşığı kaşar rendesi > 2 çorba kaşığı margarin > 1 su bardağı süt Krep için yumurtayı çırpın, içine unu, sütü ve tuzu ilave edin son olarak da sodayı katıp iyice karıştırın. Bu harcı tavaya döküp kreplerinizi hazırlayın. Tavuk içi için; tavaya zeytinyağı, tavuk eti, mantar, tuz ve karabiberi koyup kavurun. Son olarak domates ve maydanozu da ilave edip altını kapatın. Hazırladığınız içi, kreplere döküp bohça şeklinde sarın. Beşamel için de; unu ve yağı tavada kavurun ardından sütü ilave edip karıştırın. Hazırladığınız beşameli krepinizin üzerine dökün. Son olarak da rendelenmiş kaşarları beşamelin üzerine pay edip kızarıncaya kadar fırınlayın. > Tavuklı krep ve zeytinyağlı bakla tariflerini “http://yemekzevki.tv”den izleyebilirsiniz.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT