BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir başkan nasıl pazarlanır?

Bir başkan nasıl pazarlanır?

Geçen hafta bugünlerde Ankara’da hava çok bungundu. Siyasi havada ise o güne kadar adını hiç duymadığımız bir siyasi bunalım, yahut kriz kokuyordu.



Geçen hafta bugünlerde Ankara’da hava çok bungundu. Siyasi havada ise o güne kadar adını hiç duymadığımız bir siyasi bunalım, yahut kriz kokuyordu. Ecevit, “aklına bile getirmek istemediği” bu olasılığı bir “Devlet Krizi” olarak tanımlıyordu. Bin yıldan fazla “Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe..” diyerek Devlet kavramını başından, yüreğinden hiç eksik etmemiş olan, Devlet ve Millet’i “Ebed-Müddet” sayan biz Türkler için bu korkunç bir olasılıktı. Zaten sanırım Başbakan da bunu biraz da bizleri, yahut başka birilerini korkutmak için söylemişti. Ne olmuştu da Ankara’da hava birden bu kadar gerginleşmiş, elektriklenmişti? Durum özetle şu idi: Parlamento tatile girmezden önce Hükümet belirli bir süre için KHK çıkarmak yetkisini almıştı. Montesquieu, “Kanunların Ruhu” (Esprit des lois) adındaki eserinde şöyle der: “Ben yabancı bir ülkeye gittiğim zaman ilk olarak orasının kimler tarafından yönetildiğini sorar, sonra da kanunların iyi mi? kötü mü olduklarına değil, nasıl uygulandıklarına bakar, öyle hüküm veririm...!” *** Bizdeki üçlü koalisyon hükümeti, kendince zararlı saydığı bazı Kamu hizmetlilerini daha kolay ayıklayabilmek için bir KHK hazırlamış, Çankaya’nın onayına sunmuştu. Cumhurbaşkanı bunu bir süre beklettikten sonra böyle bir tasarrufun ancak kanun yolu ile yapılabileceği görüşü ile kararnameyi iade etmişti. Sonra da, Dünyadaki en demokratik ülkelerde dahi asla ihmal ve imhal edilmesi mümkün olmayan bir şeyi yapmış, gerekli mercilerden hiç birine haber vermeden, hiçbir güvenlik tedbiri almadan özel plakalı bir araçla ve sade bir vatandaş gibi karayolu ile İstanbul’a gitmiştir. Bu arada şimdiye kadar Başbakan’la geleneksel olarak yapılagelen haftalık danışma görüşmesi de bir hal ile aksamıştır. Ankara’nın havası birden kararmış, Hükümet diklenmiş, noktasına virgülüne dokunmadan aynı kararnameyi gerekçesi ile birlikte Köşk’e yeni baştan göndermiş, bu sefer aynı belgenin ikinci defa iadesinin Anayasa gereğince mümkün olamayacağı da hatırlatılmıştır. Şimdi ne olacak? diye başımızı avuçlarımızın arasına alarak düşünürken iplerin ilişkilerin kopma noktasından gevşemeye başladığını görerek ferahladık. Cumhurbaşkanı yine karayolundan 160 km. hızla Ankara’ya döndü. Başbakan’la görüştü. Bunun devamı bizim mütevazı haftalık yazımızın çerçevesinden taşar.. Ben asıl başlıktaki iki konudan söz edecektim, araya laf karıştı. Bir zamanlar bu iki kitabı okumuş, hayli etkilenmiştim.” Bir Başkan Nasıl Pazarlanır?” adını taşıyan birincisi, ABD’de Başkan seçimleri ile ilgilidir. Amerikanca yazılmış, Fransızcaya çevrilmiştir. Çeviren bermutad bir “hınzırlık” etmiş, “Nasıl pazarlanır?” yerine “Bir Başkan Nasıl Satılır?” (Comment on vends un President?) başlığını koymuştu. Bu nihayet bir inceleme ve araştırma konusu olduğu için üzerinde fazla durmaya değmez demeyin, şimdilerde yine ABD de Al Gore ile Bush Jr. arasında seçim kampanyasının giderek kızıştığı şu sıralarda faydalanılması mümkün bir eser sayılabilir. Halk tarafından seçilen Başkanların kampanya sırasında ne hallere sokulduğunu göstermek bakımından ilginçtir.. İkinci kitap, Pierra Daninos’un “Nasıl Başkan olunur?” adını taşıyan çok daha eğlenceli ve aynı zamanda öğreticidir. Daninos Fransa’da doğmuş büyümüş, İngiltere’de yaşamış, Yunan asıllı bir yazardır. Daha çok ince siyasi ve siyahi mizaha kaçan kitapları pekçok dillere çevrilmiş ve en çok satanlar arasında yeralmıştır. Toplumsal gözlemleri gerçekten çok ilginçtir. Yunan asıllı olmasına rağmen Türk dostu diyemesem bile Türkler aleyhine sayılacak tek satırına rastlamamışımdır. İngilizler’e musallattır, alay eder. Fransızlarla dalga geçer, Almanlar’ı pek sevmez görünür. “Binbaşı Thomson” tiplemesi “Major Thomson” romanı ile birden üne kavuşmuştur. *** Siyaseti bir meslek ve ihtiras haline getirmemiş olanlar için politika zor ve sıkıntılı bir uğraştır.. Bununla beraber zoraki de olsa bir defa siyasete atılmış olanlar için ondan ayrılmak da zordur. Fransızlar’ın bir sözü: “İnsanın iştahı yemeğe başladıktan sonra artarmış!..” Siyasi Partiler kendi Başkan adaylarını önce olan ve olmayan bütün kalitelerini Kamuoyu ve seçmenler huzurunda göze ve kulağa en hoş gelecek tarzda vitrine koymak ve “tezgahlamak” durumunda ve zorundadırlar. Tabii bu arada rakip adayları kötülemek de unutulmaz. Örneği, ABD’de gözlerimizin önündedir. Bu pazarlama veya “tezgahlama” günümüzde büyük paraları ve ihtisası gerektiren bir meslek haline gelmiştir. Uluslararası Halkla İlişkiler ve reklamcılık şimdilerin en karlı uğraş alanıdır. *** Bir de şimdi bizde olduğu gibi, hiç aklına getirmediği bir zaman ve ortamda kendisini Başkanlık koltuğunda bulan Devlet adamları vardır. Bunların işleri daha da zordur. Böyle bir mevki veya makama nişan almadıkları için hazırlıklı da değillerdir. Bunların yeni görevlerine uyum sağlamaları biraz zaman alsa da nispeten kolaydır. Zira öyle bir göreve layık görüldüklerine göre yeterli bir formasyona sahiptirler. Zaten bu gibi görevlerin kendilerine has kökleşmiş, kuralları vardır. Bu kurallara uymak, görevin gereklerini getirebilmek için mutlaka şarttır. Bu eski alışkanlıklardan, kolaylıklardan bir feragati beraberinde getirir!.. Meslek hayatımda benzeri iki örnek tanıdım. 1962’de Arjantin’de büyükelçi iken uzun süren dikta dönemlerinden sonra yapılan ilk seçimlerde Arthuro İllia adında Cordobalı bir kasaba doktoru başkan seçilmiş, Casa Rozada, pembe saraya yerleşmişti. Çok tatlı bir adamdı. Rahmetli Dışişleri Bakanımız Ferudun Cemal Erkin ile ziyaretine gittiğimizde en büyük şikayeti “giyim kuşam disiplini”nden olmuştu. Bir türlü protokolün ricalarına uymak istemiyordu. Sonunda uymak zorunda kalmıştı. Zira artık o Cordobalı kasaba hekimi değil Arjantin Cumhuriyeti’nin Başkanı idi. *** Daha sonraları Almanya’da Büyükelçi bulunduğum sıralarda SPD’li Güstav Heinemann Cumhurbaşkanı idi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Almanya’ya resmi ziyarete geldiğinde Sefarette mukabil ziyafet verecektik. Alman protokolü ve güvenlik görevlileri gelip yemek salonumuzu incelediler, Heinemann’ı oturtacağımız yeri güvenlik bakımından sakıncalı buldular. Bununla da yetinmediler yemek salonuna bakan cephedeki evleri boşalttılardı.. Almanya’da bile zor bir meslekti Cumhurbaşkanı olmak!..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT