BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bağrına bastı yavrusunu...

Bağrına bastı yavrusunu...

Hüsamettin mutfak kapısının arkasına saklanmış karısının mızıldanmalarına sert ama kısık bir sesle karşı çıktı: - Kes sesini be kadın! Sanki ben yaldızlı davetiyeyle mi çağırdım... Çıkıp gelmişler işte, kovalım mı yani?



Hüsamettin mutfak kapısının arkasına saklanmış karısının mızıldanmalarına sert ama kısık bir sesle karşı çıktı: - Kes sesini be kadın! Sanki ben yaldızlı davetiyeyle mi çağırdım... Çıkıp gelmişler işte, kovalım mı yani? Döndü asık suratıyla homurdandı yeşil, kıvırcık salataları yıkarken: - Sen çağırdın tabii ya! Baksana adam ne diyor, köye gittiğimizde çağırmışsın işte.. Hüsamettin dişlerinin arasından konuştu asabi bir tavırla: - Ne bileyim herifin ciddiye alacağını ben yahu? Kadın küçümser bir tavırla baktı yan gözle. Sinirli hareketlerle yıkadı salata yapraklarını: - Zaten akşama kadar el alemin evinde hizmetçilik ediyorum, canım çıkıyor, bir de gel eve işin yok gibi hizmet et. Baksana şu hale, karınca gibi çocuk! Can mı dayanır buna, haydi canı bırak, maddi yükünün altından kalkamayız. Hüsamettin cevap vermedi. İşte işin bu kısmı onu da düşündürüyordu doğrusu. Durduk yerde tam altı boğaz daha katılıvermişti sofraya. Kolay değildi bununla başa çıkmak. "Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!" diye düşündü. Köylüsünü kapının önüne koymak da olmazdı. Çaresizce kaldırdı kaşlarını. Hafif açılmış başını kaşıdı sert, nasırlı parmaklarıyla. - İdare edelim bakalım birkaç gün.. diye söylendi. - İdare edelimmiş... Ne kadar, bak Hüsamettin! Sen diyemezsen ben derim, böyle ev ev üstünde olmaz! Tam bu sırada küçük Emine'nin biberonuna su doldurmak için mutfağa gelen Zehra istemeden duymuştu son sözleri. İçeri girmeden ayaklarının ucuna basarak oturma odasına geri döndü. Sanki bir suçlu gibi büzüldü sedirin üzerinde. Küçük kız ağlamaya başlamıştı. Bağrına bastı yavrusunu: - Sus bebeğim, sus güzel kızım, şimdi babanla ağan gelecek... Yakup hâlâ dönmemişti. Zehra kocasından çok onunla birlikte giden büyük oğlu Tuncer'i düşünüyordu. Zaman geçtikçe endişelenmeye başlıyor, bilmedikleri koca bir kentte bu saate kadar dışarıda olmalarını hiç de iyiye yormuyordu. Asiye ve Ümit halının üzerinde oturmuşlar, Yakup'un Malatya'ya bir gidişinde alıp getirdiği plastik oyuncaklarla oynuyorlardı. Döndü'nün kızı Huriye de masaya yayılmış, abartılı bir ciddiyetle ders yapıyordu. Hüsamettin odaya girince irkilerek toparlandı oturduğu yerden. Tedirgin bir gülümseme beliriverdi dudaklarının kenarında. Ağlamakla gülmek gibi bir şeydi. - Nerede kaldılar bunlar yahu Zehra bacı? Nereye gittiler ki? Omuzlarını kaldırdı korkarak: - Bilmem ki Hüsamettin ağabey! Sabahtan sizin ardınızdan çıktılar. Hüsamettin sandalyelerden birine oturup ceketinin cebinden bir paket sigara çıkardı. İçinden bir tanesini çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Zehra onun bıyıklarının neden bu kadar sarardığını adamın leblebi yermiş gibi sigara içişinden kaynaklandığını son bir iki saat içinde anlamıştı. Kötü bir öksürükle sarsıldı ilk nefesi çektikten sonra. Elinin tersiyle ağzını silip bir nefes daha çekti inadına yapar gibi. - Burası kocaman bir şehir, bizim köye benzemez, kaybolur insan, çarparlar adamı, etrafta yankesici çok! Anlarlarsa bunun gariban olduğunu, hele cebinde parası da bulunduğunu gözünün yaşına bakmazlar! İrkildi Zehra. İçinden mırıldandı kendi kendine: - Allah korusun, tövbe tövbe, ne yaparız sonra? Tam bu sırada çaldı kapı iki kere. Ümit hemen fırladı oyununu bırakıp: - Babamla ağam geldi anne, geldiler anne! - Otur yerine Ümit. Bağırma. Af diler gibi baktı adamın yüzüne. Hüsamettin aldırmamıştı. Masada ders çalışan kızına döndü: - Haydi Huriye, kalk bak şu kapıya! DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT