BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.

Haklılıktan ölmenin dayanılmaz cazibesi

Fuat Uğur
Facebook

Bu coğrafyanın insanları etnisitesi ya da dini ne olursa olsun aynı duygusal savrulmalar, her biri ayrı hedefe odaklansa da konu ne olursa olsun dinleyip anlamadan “Bizi ezip geçmek istiyorlar” öfkesiyle dopdoludur.

Barok bir halkız biz.

Aslında Akdeniz, Kafkasya, Anadolu ve Mezopotamya  topraklarında yaşayan tüm insanlardan söz etmeliyiz...

Düşünce sistemimizi uğradığımız hayal kırıklıkları, umutsuzluklarımız, kendimize güvensizliklerimiz; kısaca yaşadığımız tüm kötü olaylar oluşturur. Bu yüzden “Tecrübe, hayatta yediğimiz kazıkların toplamıdır” sözü hayat düsturumuzdur. Ama ne hazindir ki bu “Tecrübe”yi bir türlü edinemeyiz ve yediğimiz eşsiz kazıklarla “Engin tecrübemizi” tekrar tekrar taçlandırırız. Çünkü hayatımızı düzen ve mantık dışında kurgularız.

Barok bir halk olmayı Barok’un doğuşu ile izah etmek daha doğru.

Barok tarz Rönesansın katı kurallarına, düzenine karşı bir isyan ve bir başkaldırı. Sanatta kendini gösterir. Misal mimari eserlerde dalgalanmalar, savrukluklar, girinti ve çıkıntılar, göz yoracak detaylar vardır. Klasik müzikte de keza bu çok yönlülüğü üst üste binen ve her biri ayrı telden çalan eserlerde fark ederiz. Bach, Haendel ve Vivaldi Barok müziğin ilk bestecileridir.

Kelimenin kökeni bile “Biçimsiz ve eğri büğrü inci” anlamında.

İNCİ; yani kuşkusuz çok değerli, renkli, parlak ve samimi. Gelgelelim düzensiz, telaşlı, öfkeli, sabırsız, kötümser ve duygusal aynı zamanda.

Barok tarzın doğduğu coğrafyalarda yaşıyoruz. Havası, suyu ve iklimi belki de bizleri farklı kılıyor.

Doğal olarak işimizde, gündelik ilişkilerimizde, ekonomide ve siyaset yapma biçimimizde de Barok tarzın izlerini taşıyoruz. Dolayısıyla hangi görüşten olursa olsun yönetimlerimizi de kendimiz gibi şekillendiriyoruz.

Başımıza gelen her olayda mantık derhâl devreden çıkıyor ve cepheleşiyoruz...

ABD ile yaşadıklarımıza bakın. Ne güzel gidiyordu. 15 Temmuz darbesindeki rollerini onlara sürekli ihsas ederek ikili ilişkilerimizde belli bir üstünlük kurmuştuk. Terörist başı Fetullah Gülen’i istiyorduk her fırsatta. Bastırıyorduk. ABD denilen şeytani organizasyonun niyetini ve asla durmayacağını biliyorduk ama haklılığımızla Fırat Kalkanı ve Afrin Harekâtlarını yaptık. Bu operasyonlar Türkiye açısından çok değerli sonuçlar üretti. Astana süreci, “Patriot vermiyorsanız S-400 alırız” çıkışı, nükleer santral yatırımları, Çin ile İpek Demiryolu projesindeki ortaklıklar ve milyarlarca dolarlık kredi anlaşmaları, BRICS toplantısı, Rusya ile biten ve başlatılan doğalgaz boru hatları projeleri, İngiltere ile düzelen ilişkiler, Almanya ile yeniden başlayan süreç...

ABD dediğimiz gibi durmayacaktı ve FETÖ’cülerin yönlendirdiği hâkim ve savcılarla Rıza Zarrab tiyatrosu oynayıp Halkbank tehdidini demoklesin kılıcı gibi sallandırdılar ama dediğim gibi psikolojik üstünlük yine de bizdeydi. Menbiç’te bile anlaşma yoluna gittiler.

Lakin Amerikalılara BİR ŞEY lazımdı fitili ateşleyecek.

Onu da biz verdik ellerine.

Pastör Brunson...

Daha önce de Evanjeliklerin baskısıyla Trump “Adamı bize geri verin, masum” diyordu. Onlar üzerine düştükçe “Büyük balık yakaladık demek ki” fikriyle bu durumu FETÖ elebaşının iadesinde takas unsuru olarak ele aldık.

Dedik ki;

“Rahip Brunson din adamı kılıklı bir Amerikan casusu.”

1-Peki, casus ise neden kıyamet koparılmadı ve ABD’nin yakasına yapışılmadı? Öyle ya ABD bir Rus casusu yakaladığında dünyayı ayağa kaldırıyor. Biz de aynı tepkiyi en sert biçimde göstermeliydik.

2-Bu casusu neden MİT sorgulamıyor? Bizim istihbarat teşkilatı. Adam 25 yıldır bu ülkede ajanlık yapmış, biz güzellik uykusunda mıyız?

3-Madem casus, iddianame neden bu kadar zayıf ve kanıtlar bakımından tatmin edici olmaktan uzak?

Kısaca iş böyle olunca Türkiye’ye saldırmak için aportta bekleyen ABD emperyalizminin köpeklerinin eline bekledikleri fırsatı altın tepside biz sunduk.

Şimdi kendi iç kamuoylarına ve dünyaya anlatacakları gerekçeleri de hazır nasıl olsa. Dolar operasyonu da yaparlar, 15 Temmuz’un rövanşını da ekonomiyi batırarak almaya çalışırlar.

Direnir miyiz?  

Sonuna kadar.

Savaşır mıyız?

Kanımızın son damlasına dek.

Teslim olur muyuz?

Asla!

Üstelik öfkemiz kolaylıkla hegemonyalarına aldıkları bazı milletlere benzemez.

Ölürüz ve milyonlarca kere diriliriz.

Bu söylediklerim yüzde 100 gerçek. İşin bu noktaya gelmesine katkıda bulunan hamaset tüccarlarının alıştırdığı okura kıyak olsun diye yazmıyorum.

Hülasa!

Tecrübe dediğin nedir ki? Yediğimiz kazıkların toplamı değil mi? Bir tecrübe daha ediniriz anasını satayım.

Böylece Sultan Abdülhamid’e kurdukları tuzaklarla ve ihanetleriyle Kurtuluş Savaşına giden süreci hazırlayan İttihat Terakki sayesinde edindiğimiz türden nur topu gibi bir tecrübemiz daha olur.

Hastalıktan değil, haklılıktan ölmeyi seviyoruz vesselam.

Meğer bir Amerikan atasözüymüş bu. Amerikalılar “Haklı olarak ölmek istemiyorum” derlermiş.

Bilmiyorum söz yerine ulaştı mı?

Yoksa çok mu geç kaldı?

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
603631 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fuat-ugur/603631.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Reklamı Geç
KAPAT