BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Diline sahip çıkmak

Pembe Zamanlar
Halime Gürbüz
Facebook
Edebiyatçı, şair ve gazeteci Attilâ İlhan’a göre, dil devriminin Osmanlıcayla ilişkiyi “bıçak gibi” kesmesi sonucunda Türkiye’de, kendi kültüründen uzak, Batı hayranı, “devşirme” ve “komprador” aydınların önü açılmıştı. Arap-Fars-Bizans tabanı üzerinde yükselen Osmanlı kültür bileşimi ve yaşama biçimi ile Grek-Latin tabanı üzerinde yükselen Batı kültür bileşimi ve yaşama biçimi arasında “benzemezlik” vardı; biz yanlış yolu tutmuştuk...
Attilâ İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlier’i ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile getiriyor:
Üniversite öğrencisi Fransızlarla "takıştık". Kral 1. François’nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman’dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya’ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman. "Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!" dedim.
İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog... Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle “safa geldiniz” dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. Öğrencilere dönüp: “Demek inanmıyorsunuz? Bu, tarihî bir gerçektir” dedi. Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek zorunda kaldı.
Ben tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle; “Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, "Dil Devrimi’ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs. vs…”
Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:
“Ümmet toplumlarında dil -dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavi olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…”
“Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, "özleştirme" adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu "madara etmek" maksadıyla, sözünü keserek sordum:
”Peki, şimdi siz Fransızcadaki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?” Cevabı unutulur gibi değildi; “Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez…”
Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey’in (Ataç) ‘alenen ve resmen’ "Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!" dediği dönem. Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier'den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:
“Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!”


Ninem diyor ki; Baş, dille tartılır.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616671 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/halime-gurbuz/616671.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT