BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Dünyanın en beceriksiz adamı olarak görüyordu kendini!..

Gözleri yerde ilerliyor ve derin derin rutubetli havayı içine çekiyordu Numan. 
 
Numan'ın anası yoksa rüya mı görüyordu?.. Nohudî cübbenin içinde, beyaz sarığının altındaki bu genci; binlerce talebenin hocası olarak düşünüyor onunla iftihar ediyordu. 
Bu genç hoca, şirin memleketin, mert insanlarına Hakkı, hakikati öğretecek, toplumun içindeki arsızlara, soysuzlara, şımarık cahillere insanlık, adalet götürecek, ilim nurları saçacaktı etrafa. Göğsü kabardı, tüyleri ürperdi, sevinçten, heyecandan gözleri yaşardı. İşte şimdi olduğu gibi, yarın, öbür gün şüphesiz kendisi de ona ana olmakla her zaman şeref duyacaktı, ya âhirette… Âhirette… O hesap günündeki müjdeyi tahayyül bile edemiyordu Fatıma Hatun.
                          ***
Dolu almıyor, boşsa dolmuyor!
Terlemeden kazanmak olmuyor.
En kolayı hazırlanmış lokma,
O da çiğnenmeden yutulmuyor.
                         ***
           VER ELİNİ BURSA…
Gözleri yerde ilerliyor ve derin derin rutubetli havayı içine çekiyordu Numan. Kafasından söküp attığı sual tekrar aklına geliverdi: “Niçin buralarda başka biri değil de genç tecrübesiz bir talebe?” Gözleri buğulu, heybesi omuzunda, göğsü, bağrı açık, koşar gibi yürüyordu.
Rüzgâr seyrek sakallarının arasından boynuna, oradan da koynuna giriyor, hoş bir serinlik veriyordu. Elini sarığına götürdü. Bu başın içinde neler vardı neler? Bu sual dolu, bu meraklı, bu genç tecrübesiz bedeni niçin buralara kadar sürüklemişti bu acemi baş? “Akılsız başın yükünü ayaklar çeker” atasözü aklına geldi tebessüm etti. “Ecdat da ne yüce düşünüyormuş meğer. Bir cümleyle bir hayatı özetlemişler” diye söylendi. Genç Numan Efendi; o aydınlık ve serin sabahın ilk saatlerinde nasıl heyecanla yürüdüğünü, yüzünün nasıl şekilden şekle girdiğini tasavvur etmek dahi istemiyordu…
Bursa’ya girerken o kendini; dünyanın en basit, en zavallı, hatta en beceriksiz adamı olarak görüyor, insanı hayretten hayrete düşürecek müthiş ve karışık bir ruha malik olduğuna şaşırıyordu…
Bursa’nın ilk payitaht olmasından mı ne her şey ona pek farklı ve ihtişamlı görünüyordu. Taş işlemeciliğinin ender örnekleri; minareleri göğe yükselen muhteşem câmiler, medrese, şifahane, aşhane, türbe, han, hamam, saray, kervansaray, köprü, çeşme, şadırvan, bedestenleri hayranlıkla seyrederek dolaştı durdu. Aşılması imkânsız gibi yükselen kale, üzerindeki burçlar ve bu taş işçiliğin dışındaki ince sanat eseri ahşap köşklerin, konakların havası ise daha başkaydı. Neredeyse hepsinin de boyaları yenilenmiş, cilalanmış, yer yer duvarların muhtelif yerlerine, münasip köşelerine; birer biblo gibi kuş evleri kondurulmuştu. Karşılıklı onlarca, yüzlerce ev temizlikte, tezyinatta birbirleriyle yarışıyor gibiydi. Esas duruşa geçmiş eğitimli bir tabur asker misali birbirlerine omuz veren cumbalı evler; er meydanlarına çıkmış genç pehlivanları hatırlatıyordu. Cadde ve sokaklar taşlarla döşeliydi. Yağmur ne kadar da yağsa, çamur olma ihtimali hiç yok gibiydi. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611589 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/611589.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT