BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Mecbur kalmadıkça odasından hiç dışarı çıkmazdı...

Talebelerle meşgul olmaktan, onları noksansız yetiştirmekten büyük bir zevk alırdı. 
 
Baş müderris, tane tane cevap verdi:
- Molla Numan! Hiç olur mu? Sizin okumaya ne kadar istidadınız olduğu kütüphaneden kalın kitapları seyrederken yüzünüzün aldığı ifadeden anlamıştım… “Cesaretim yok” demeyiniz lütfen! Bir talebe için korkak olmak pek hoş değil...
- Evet efendim! Korkum; müderrislik yapamamaktan dolayı değil, korkum; kendimi yeterli bulamamamdan dolayıdır!
- Sizin iyiliğiniz için söylüyorum mollam! Kuruntudan kurtul, cesaretini topla!
- Efendim! Benim cesaretim var… İlim tahsil etmek ve insanların ebedî hayatlarını kurtarma mevzuunda topladığım delilleri, ebedî saadet hakkındaki hükümleri; bunlara aksettirmek istiyorum ve belki onun için fazla gayret içindeyim ve Rabbimin izniyle de muvaffak oluyorum elhamdülillah…
- Mübarek olsun Numan’ım… mübarek!
- !!!
Bütün ulema hemfikirdi. Üzerlerine düşeni; en asil ve en cömert bir şekilde yapmış, müderrislik vazifesini Molla Numan’ın önüne koymuş, işi ehline vermişlerdi. Bu kadar talebenin içinde, bu kadar yüksek oyla ağır bir vazife alması Numan için en büyük rütbeydi muhakkak.
                               ***
          MÜDERRİS NUMAN EFENDİ
Dar penceresinden başka güneş girecek hiçbir yeri olmayan odasında tek başına, gece gündüz durmadan çalışan molla Numan Efendi, okumada; dizginlenemeyen küheylan gibiydi. Uzuna yakın orta boylu, zarif elli, ince uzun kol ve bacaklı, nazik ve oldukça narin yapılıydı. Bilmem kaç senedir bu serin ve şirin medrese odasında sayısız âlimlerin, sayısız eserlerini okuyup incelediğini ve ezberlediğini; neredeyse bütün Anadolu duymuştu. Büyük şan, şöhret kazanmıştı da kendinin haberi yoktu. Hatta saray erkânı bile onun üstün muvaffakiyetini, kabiliyetlerini konuşur olmuştu. O, okumanın, öğrenmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Uzun zamana ihtiyaç duymadan, zorlanmadan kısacık vakitlerde bile çok şey öğrenmenin sırrını; kendine has metotlarla çözmüştü. O talebelerini de aynı çabuklukla yetiştiriyor, öğreteceklerini öğretip icazetlerini de çabuk verebiliyordu. Herkes; “kısa zamanda öğrenme, öğretme sanatının, yalnız ona has bir yolu var” diyordu.
Talebelerle meşgul olmaktan, onları noksansız yetiştirmekten büyük bir zevk alırdı. Kimseyle çok konuşmaz, mecbur kalmadıkça odasından dışarı çıkmaz, çıksa da tenha yerleri tercih eder, durmadan okur, araştırır, hep faydalı işlerle uğraşırdı. Bursa’nın garibi sayılsa da buraya çabuk ısındı, pek de sevdi. Kitaptan, mürekkep, kâğıt, divitten maada söz bilmez, münakaşa, münazaraya girişmez, muhatapları ne anlatırsa anlatsın, şer-i şerife aykırı bir şey söylemedikleri müddetçe dinler, teşekkür ederek, teşvik ederdi de. Yalnız; fitneye düşmemek için çok dikkatli olur, harp ve karışık zamanları kenara çekilmez, halkı şuurlandırır, ateşi söndürmeye çalışırdı. Harpten sonra da; yorgun, karamsar insanları yaşamaya, işine gücüne devama teşvik ederdi... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
611716 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/611716.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT