BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Muhabbetin en üst katında idi. Zihninde boş yer yoktu...

 
 
O kadar dalmışsın ki, yanına sokulduğumu bile duymadın! Nen var kuzum?
 
İçinde dönen bize ait dünyamızın sırları sanki o iki kapak arasında saklıydı. İnsanın hayat emaresinin, canlılık işaretinin en çok bulunduğu bu küçük ve parlak organları başkaydı, bambaşkaydı… Onlar hiç değişmeyecekmiş gibi ışıl ışıl duruyordu. Dünyaya açılmış bir çift pencere misali gözlerdeki sıcak ışık hâlâ aynı parıldıyordu, taptaze, capcanlıydı. Bilemiyordu uzaklaştıkça hasretlikle birlikte muhabbetin de tavan yapacağını… Her gece rüyalarını süsleyen en yakınına kavuşabilmenin hissiyatı tarif edilemiyordu. Sadece gözleri doldu; kimsecikler görmesin diye mi ne, yere çevirdi bakışlarını. Hasretini çektiği bir yüze kavuşmak başını döndürmüş, onu mest etmişti galiba...
Pek seviniyor, bütün kuvvetiyle avucundaki sıcak eli sıkıyordu sadece. Muhabbetin en üst katında idi. Zihninde boş yer yoktu. O; önünden geçenlere sık sık gülücükler dağıtıyordu sadece. Herkes şüphesiz bir huzur içindeydi. Hâl hatır soran ihtiyarlar; uyuklayarak bir köşede sohbet ediyorlar akranlarıyla. Gençlerden “hoş geldin" diyenler ise hemen uzaklaşıyordu. Çarıkların çıkardığı sürtünme sesleri; birinin geldiğine veya gittiğine delaletti. Her şeye dikkat kesilen İbrahim’in gözü çocuklarda… Onlar ise boyunlarına asılı tek cüzlerini düşürmemek için dimdik duruyor ve yeni gelen arkadaşlarını tanımaya çalışıyorlardı. Kimi Elifbâ okuyor, kimi Amme, bazıları da hafızlık yapıyor, büyük çoğunluk ise ilim tahsil ediyorlarmış. İstikbâldeki bu arkadaşları vakarlarından mı ne; yaşlarından büyük görünüyorlardı. “Büyümüşler de küçülmüşler” dedi, içinden İbrahim… Tüysüz yüzlerini, karınları ağrıyor gibi ekşitiyor; rüzgârdan olsa gerek; kaşlarını ve dudaklarını buruşturuyorlardı. Biricik evladı İbrahim’in pürdikkat çocuklara baktığını gören babası;
- İbrahim’im! Canım evladım!
- Şey! Efendim babacığım!
- Ne o? Bir sıkıntın mı var? O kadar dalmışsın ki, yanına sokulduğumu bile duymadın! Nen var kuzum?
- Hiç, hiç… Dalgınlık veya yol yorgunluğu, ya da bir zafiyet!
- Yorgunluk tamam da zafiyet de ne İbrahim?
Çok merak ettiği çocuklardan yüzünü çeviren İbrahim, bütün kuvvetiyle babacığının elini tutup tebessüm etti:
- Ne olacak? Çocuk dalgınlığı muhterem pederim!
- Daha neler neler! Bak hele! Büyüklerin dalgınlığı nasıl oluyormuş peki ?
- Onları siz daha iyi bilirsiniz babacığım!
- Oh ne âlâ cevap! Dalgınlık, düşünceler bitmedi mi daha?
- Galiba bitmeyeceğe benziyor babacığım!
- Niçin?
- Niçin olacak; Hasankale’deyken buraları düşünüyordum, elhamdülillah size kavuştum, şimdi de gurbette neyi, nasıl yapacağımı, arkadaş edinip edinemeyeceğimi, size layık evlat olup olamayacağımı, istediğim ilimleri tahsil edip edemeyeceğimi düşünüyorum; her hâlde bu merakımın cevabını bulduktan sonra da geldiğim toprakların hasretiyle kavrulacağım! Gidişat öyle görünüyor babacığım.
- Biliyor musun İbrahim’im? Bu söylediklerin çok büyük bir hakikat! Âlimce sözler…
- Efendim; bunları bilmek için âlim olmak şart değil! Ufak bir tefekkür kâfi…
- Öyle ya ufak bir mukayese yeter… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
612908 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/612908.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT