BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Herkes dert küpü, kimsenin ağzını bıçak açmıyor!.."

Gittikçe yaklaşan ayak tıkırtılarını duyar duymaz derin hayallerinden uyandı.
 
O doğmadan dedesi, ninesi vefat etmişlerdi. Amcası, yengesi akrabalardan daha niceleri gözünün önünde hayata veda etmişler kendi elleriyle toprağa koymuştu. Şimdi hepsi de ebedi âlemdeydiler. “Ruhları şad olsun…” Dünya hep böyle gelip gidenlerle dolup dolup boşalmıyor muydu?
“Sıra bizde şimdi… Emr-i Hak vuku bulmadan o şehidlik müjdesine de kavuşabilseydim… Daha ne isterdim?”
Dişinden, tırnağından artırıp biriktirdikleriyle Erzurum’da küçük bir ev almıştı. “Taş Konak” diye isimlendirdiği bu mütevâzi evini, bir müderrise vermişti, gençlere İslamiyet’i öğretmek şartıyla, ücret istememişti bile. 
Mehmet Bey, yirmi küsur senelik hayatı birkaç dakikaya sığdırmaya çalıştı. Yaşadıkları, daha dün gibi, yepyeni, taptazeydi. Bütün detaylarıyla aklındaydı. Düşündükçe iki gündür farkına vardığı mevcudiyetinin yüceliğine şükretti ama Ruslara, Ermenilere karşı bağını, bahçesini, tarlasını çayırını müdafaa edemediğinin eksikliğini, üzüntüsünü daha bir acıyla hissetti, hayıflandı. Kendine kötülük yapanları affettiğinden, Osman Bedreddin’le arkadaş olduğundan, Bevelkâsım köyünde Seyyid Merâmî hazretleri gibi bir gönül sultanına talebe olup bağlandığından, vatan, millet, kadir, kıymetini bildiğinden, çalışanı ve fedakârlık yapanı, ihlâslı olanı takdir ettiğinden dolayı Cenâb-ı Allah’a binlerce hamd etti. Vicdanı rahat olanlara has, tatlı bir huzur duyuyordu. Nefis muhasebesi içinde geçen bu zaman, ona bir ömür gibi gelmişti.
Gittikçe yaklaşan ayak tıkırtılarını duyar duymaz derin hayallerinden uyandı. Nene Gelin mi gelmişti? Ona, aklından geçenleri, aldığı kararı nasıl anlatacaktı?
Nene için; bütün bu kargaşada güzel olan tek şey eriydi. O, pek akıllıydı çünkü. Her şeyi doğru anlıyor, sıhhatli düşünebiliyor, yeri ve zamanı gelince de soruyor, öğreniyordu. Böylece huzur ve saadetle büyüdü muhabbetleri, hem de pek çabucak. Elinden her iş geliyordu. Köy yerinde olsa da okuma yazmayı çabuk öğrenmişti. Yeri gelince ne hikâyeler anlatıyor, ne destanlar okuyordu biricik hayat arkadaşı, canından can eri. Çokça çalıştı, okudu, yazdı. Gidip görmediği, koşup oynamadığı, çalışıp yorulmadığı yerlere, memleketlere dair pek malumat sahibiydi. Boş değildi dünyası. “Çok evlatlarım olacak, hepsini de Bevelkâsım Köyünde okutacağım, sonra da Erzurum’da Osman Bedreddin Efendiye talebe edeceğim” diyordu durmadan… Büyük idealleri vardı, kimsenin erişemediği ulvi hayalleri sayılmayacak kadardı da… Hayalleri onları pek güzel büyütüyor, onunla birlikte büyüyorlardı da.
İçeri girer girmez gülümseyen Nene;
- Evimin direği, erim, Mehmet Beyim, hocamlara niçin gelmedin? Çok merak ettim!
- Beyini bilmez misin? Sağda solda biraz dolaştım. Eş, dost arkadaşlarla helâlleştim. Herkes dert küpü, kimsenin ağzını bıçak açmıyor. O hislerle eve gelince, tabii biraz da hayallere dalmışım galiba… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
616447 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/616447.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT