BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Sebiller, medeniyet çiçekleri

Hasan Eren Ulu
Facebook
Su, hayâttır…
Sebiller de; Çelik Gülersoy’un ifâdesi ile medeniyet çiçekleri…
Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, günümüzde unutulmaya yüz tutan Osmanlı medeniyetinin inceliklerinden birisinin daha paslı kilidini açmaya muvaffak oldu.
18. yüzyılın başlarında (1703-1730) Osmanlı tahtında oturan 3. Ahmed’in annesi Gülnûş Emetullah Sultan tarafından Üsküdar’da yaptırılan sebil, vâlide sultanın arzusuna uygun olarak yeniden hizmet vermeye başladı.
Sanki birkaç kişinin bildiği yeni bir keşiften, buluştan bahsediyor değiliz…
Yüzyıllar içinde ‘medeniyet çiçekleri’ ya da ‘su güzelleri’ olarak adlandırılan bir ruh inceliğini tanıtmaya çalışıyoruz.
Sebil; gelene, gidene, susayana Allah rızası için su dağıtılan yer anlamına geliyor. Dikkatinizi çekmiştir; kilit nokta Allah rızası…
Kerbelâ’da bir yudum suya hasret çekerek dünyâya vedâ eden Peygamber Efendimiz’in torunlarının yaşadığı ızdırap, sonra gelenlerin yüreğinde büyük bir acı duymasına neden olmuştur. Belki onların susuzluğunu giderir gibi, “Allah rızası için su!” diyenlere su ikram etmek, Müslümanlar tarafından en büyük sevap kapısı olarak görülmüş ve birçok yerde çeşme, sebil yaptırılarak sevap kapısı aralanmaya çalışılmıştır.
Üstelik ikram edilen yalnızca su değildi…
İslâm takvimine göre mübârek gün ve geceleri ifâde eden “Kandil günleri” ile bayramlarda bu sebillerden halka, Osmanlının dünyâca takdir edilen damak tadına uygun şerbetler hazırlanıp ikram edilirdi.
Ömer Fâruk Şerifoğlu ‘Su Güzeli İstanbul Sebilleri’ başlıklı kitabında, Fransız Sanat Târihçisi Andre Raymond’un sâdece Kahire’de Osmanlı döneminde yapılmış 308 sebil tespit ettiğini aktarmaktadır.
Evliyâ Çelebi de, 17. yüzyılda kaleme aldığı Seyahatname başlıklı eserinde, yalnızca İstanbul’da 200 sebilin olduğunu ifâde etmektedir ki bu sayı sonraki yüzyıllarda katlanarak artmıştır.
Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen konuşmasında Üsküdar’da, Osmanlı döneminde yapılmış 21 sebilden ancak 8’inin günümüze ulaştığını vurguladı. Açıkçası “Bu gidiş nereye?” diye acı acı sorulması gereken bir mesele…
 
 
Belki birtakım işgüzarlara, gereksiz çaba dedirtecek bir hassasiyet…
Hayır efendim; hiç de gereksiz hattâ amaçsız değil…
İngiltere’nin geleneklerine bağlılığı ve ‘târihî sürekliliğe’ yaptığı vurgu her zaman ilgimi çekmiştir. Düşününüz ki İngiltere’nin hâlâ yazılı bir anayasası yoktur. Toplumu düzenleyen çatı kurallar, kuşaktan kuşağa gelenekler vasıtasıyla aktarılmaktadır. İngiltere’de hâlâ kullanılan eski kırmızı otobüsler dikkatinizi ne kadar çekiyor? İşte bu bile, geleneklerin toplumda ne kadar baskın bir yeri olduğunu göstermeye yetmektedir. İngilizler bu tür sembol değerlerin, geçmişleri ile kurdukları sıkı bağın bir yansıması olduğunu düşündükleri için hiç de gocunmamaktadır.
Oysa bizler 17 yüzyıl boyunca aralıksız başkentlik yapan İstanbul’un simgelerini bile arzu edildiği derecede koruyamıyoruz.
Çok şükür, son yıllarda büyük bir uyanış yaşanıyor da medeniyetimizin referans değerlerini tanımaya başlıyoruz.
 
Sebildir, sudur, ramettir…
 
Gülnûş Emetullah Sultan, kendisinden önce gelen vâlide sultanlar kadar ‘devlet idâresine’ karışmak arzusunda olmadığı için Osmanlı yenileşmesinde önemli çabaları olan isimlerden birisi olmuştur.
Üsküdar’ı göz alıcı bir güzellikle süsleyen diğer hanım sultanlar gibi, o da İstanbul’u Anadolu’dan gözleyen bu şirin beldeye bir büyük eser kazandırmak istemiştir.
Suya hasrettir Gülnûş Emetullah Sultan…
Kendisinin yaptırdığı külliyede bulunan türbesinin üstü açıktır ki yeryüzüne düşen yağmur damlalarının rahmet olmasını, toprağını ıslatmasını dilemiştir…
Türbesinin hemen yanı başında bulunan sebilden bir bardak su içenlerin de kendisine duâ etmelerini ümit etmiştir…
 
 
Ahmed Hamdi Tanpınar ‘Beş Şehir’ başlıklı kitabında, Arabistan’da tanıdığı ihtiyâr bir kadının sık sık hastalandığı ve “Çırçır, Karakulak, Şîfâ Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş” diye sayıkladığından bahseder. Öğrendiğine göre kadıncağız İstanbul’un hepsi birbirinden lezîz sularını tatmış ve rahatsızlandığı zaman bu su kaynaklarını sayarak iyileşiyormuş.
Günümüzde gurme dediğimiz insanlara benzer bunlar…
Nasıl yemeğin tadını alıp zevkten zevke erenler var; suyun da tadına varıp şîfâ bulanların olması, akla uzak gelmese gerek…
Sâmiha Ayverdi ile Ahmed Yüksel Özemre, İstanbul’dan eski sayfaları karıştırırken ‘su konesörleri’nin varlığından haber verirler.
Geçmiş asırlarda evlere bağlı şebeke suyu bulunmadığı için, halk çeşmelerden su doldurarak evlerinde bu suyu kullanırdı. Çeşmeler, muhtelif kaynak sularına bağlı olduğu için suların lezzeti de birbirinden farklı olurdu. Bu yüzden damak tadına güvenenler arasında suyun kaynağını tahmin etme konusunda rekabet yaşanırdı.
Ağzına bir yudum su alan kişiler arasında, bu suyun hangi kaynaktan olduğunu bir çırpıda söyleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı.
Suyun tadına bakıp da kaynağını söyleyen damak tadı gelişmiş bu kişilere, ‘su konesörü’ denilirdi.
Her zaman ifâde ediyorum; atalarımız keyif ehli ve damak tadı olan insanlardı. Bu yüzden böylesi zevklerinin olması son derece doğal…
Her ne kadar evlerimizde şebeke suyu kullanılsa da günümüzde yine bu kaynak sularından içerek şîfâ bulma imkânı var. Bunların arasında en lezîz olanı ise Çamlıca’da bulunan ‘Tomruk Suyu’ olsa gerek…
Fakat ben sizi öncelikle önümüzdeki cumartesi günü Gülnûş Emetullah Sultan Sebili’nden ikram edilecek olan bal şerbetini tatmaya çağırıyorum.
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
591506 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/hasan-eren-ulu/591506.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT