BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İnsanın maksadı, mabududur...

İnsanın maksadı, mabududur...

Bir insanın maksûdu; arzûsu, teveccüh ettiği, özendiği, sağ kaldıkça ele geçirmek istediği ve ele geçirmek için, her zillete, alçalmaya katlandığı, hiç vazgeçmediği şey ise, bu maksûdu, ma’bûdu olur ve bu hâli ibâdet olur!



İnsânın, Allahü teâlânın marifetine kavuşmasına mâni olan en kuvvetli düşman, nefsin arzûlarıdır. Bu arzûlar bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. (Maksûdun, ma’bûdundur) sözü meşhûrdur. Câsiye sûresinin 23’üncü âyetinde meâlen, (Nefsinin arzûlarını ilâh edinen kimseyi gördün mü?) buyurularak, bu hal haber verilmektedir. Ayn-ül-Kudât hazretleri bir sohbetinde şöyle anlatmıştır: “Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; (İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer. İkinci kısım, meleklere benzer. Üçüncü kısım, Peygamberlere benzer) buyurmuştur. Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yiyip içmektir. Bunlar hakkında A’râf sûresinin 179. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: (Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar.) İkinci kısımdakilerin maksadı, melekler gibi tesbîh, namaz, oruç gibi ibâdetlerdir. Üçüncü kısım insanların maksadı ise, muhabbetullah ve Allahü teâlâya teslim olmaktır.” Hallâc-ı Mensûr hazretlerine, “Talebe kime denir?” diye sual edildiğinde, “Talebe, maksadı Allahü teâlâ olan ve O’na kavuşmayınca hiçbir şeye meyletmeyen kimsedir” cevabını vermişlerdir. İbrâhim-i Havâs hazretleri buyurdu ki: “İyi insanların, bütün varlığı ile bağlı olduğu murâdı, maksadı, Allahü teâlâ olmalıdır.” Bir kimsenin ilim tahsîl ederken maksadının ne olması gerektiği Ahmed Gazâlî hazretlerine sual edildiğinde, cevaben şöyle buyurmuştur: “İnsanın okumaktan gâyesi, maksadı, kalbini kötü huylardan temizleyip, fazîletlerle süslemek, gelecekte ise Allahü teâlâya yakın olmak ve yakınlık mertebesine kavuşmak olmalıdır.” Zilletin son derecesi! Ali Müzeyyen hazretleri buyurdu ki: “Bir kalpte, âhiret arzusu çoğaldıkça, dünyâ düşüncesi o kalpten kaybolur.” Bir insanın maksûdu; arzûsu, teveccüh ettiği, özendiği, sağ kaldıkça ele geçirmek istediği ve ele geçirmek için, her zillete, alçalmaya katlandığı, hiç vazgeçmediği şey ise, bu maksûdu, ma’bûdu olur ve bu hâli ibâdet olur! Çünkü ibâdet, zilletin son derecesidir. Allahü teâlâdan başka ma’bûd tanımamak için, Ondan başka maksûd olmamak, Ondan başka murâd olmamak lâzımdır. Bunun için de, (Lâ ilâhe illallah) derken, Ondan başka maksûd olmadığını bilmek lâzımdır. Bir kimse, maksadına kavuşmak için, Allah göstermesin dinin dışına çıkarsa, farzlardan birini bırakır, bir harâm işlerse, meselâ namâzı, orucu bırakır veyâ içki içerse, bu maksûdu, onun ma’bûdu, ilâhı olur. Maksûdu için dinin dışına çıkmazsa, onu ele geçirmek için, harâm işlemezse, din, o maksûdu reddetmez, menetmez ve onu maksûd bilmez. Onun maksûdu yalnız Allahü teâlâdır ve Onun dinini gözetmektir, der. O maksûda karşı, o kimsede, yaratılış îcâbı, bir arzû hâsıl olmuştur. Fakat, bu arzûsu, dine olan arzûsunun miktârına yetişememiştir. Maksadı dünya olan, herkese sıkıntı verir ve her şeyden şikayet eder. Herkese sıkıntı veren, kibirlidir. Herkesi şikayet etmesi kibrindendir. İnsanın kendini beğenmesi de kibirdendir. Kendini beğenmesi, kendini sevdiği içindir. Kendini seven, başkasını sevemez. Ölü, şikâyet eder mi? Mütevazı kimse, kendini beğenmez, kibirlenmez, insanlara tepeden bakmaz. Bunun için, herkesi sever ve herkes de onu sever. Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü, kimseyi şikâyet etmez, ölüyü şikayet eden de olmaz. Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Bir parça yükselse, su o toprakta durmaz. Din Büyüklerinin feyz ve bereketine kavuşmak için toprak gibi mütevazı olmak lazım. Rahmete kavuşmak için toprak olmak lazım. Ebû Bekr-i Dükkî hazretleri buyurdu ki: “Bir kalpte Allahü teâlâya kavuşmak arzusu doğar, bu aşkla yanarsa, beşeriyet kötülükleri o kalbden ayrılır.” Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Akıl sâhibi, nefsini ezip, âhirette lâzım olan şeyler için çalışır. Ahmak, aptal olan da nefsinin arzûları peşinde koşup, Cennete götürmesi için de, Allaha duâ eder.) Kulun dileği ve isteği sâdece sâhibi ve sâhibinin dileği olmalıdır. Başka, hiçbir dileği bulunmamalıdır. Böyle olmazsa, kulluk bağını koparmış olur. Nâzi’ât sûresi 40. âyetinde meâlen; (Kim Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzûlarından men ederse, varacağı yer şüphesiz Cennettir) buyurulmuştur. “Kimin arzusu âhiret ise...” Hep, kendi isteklerinin arkasında giden bir kul, kendi keyfine, arzûsuna esîr demektir. Kendi nefsinin kölesidir. Hep, melun şeytânın emirlerini yapmaktadır. Hakîm-i Tirmizî hazretleri buyurdu ki: “Kimin arzusu din, yâni âhiret olursa; bu hayırlı düşüncesi hürmetine, dünyevî işleri de âhiret işi hâline gelir. Bir kimsenin düşüncesi de dünyâ olursa; niyetinin bozukluğu sebebiyle, âhiret işleri de dünyâ işi hâline gelir.” Nefsinin kötü arzûlarına, zevklerine kavuşmak için çalışıp para kazanmak ve çalışırken helâli harâmdan ayırmamak, başkalarının haklarına saldırmak, onlara olan borçlarını ödememek, dünyâya düşkün olmayı gösterir. Dünyâya düşkün olmak, büyük günâhtır. İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyuruyor ki: “Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kadardır.”
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT