BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Diktatör denince... General Franco

Diktatör denince... General Franco

Almanya ve İtalya’da eğitim alan militanlar ufak ufak sokaklara yayılır ve “Camarades! Arriba Falanj Espanola” (Arkadaşlar! İspanya’ya falanjistler geldi) diye naralanırlar. Nitekim General Franco Radyoevini ele geçirir ve halka “birlikte yürüme” daveti yapar.



Çizgi romanlarla büyüyenler iyi hatırlar, Zagor’un şişko kankasına adı sorulduğunda Lopez, Diez, Martinez, Gonzolez, Alverez diye saymaya başlar, iki satır isim sıraladıktan sonra noktayı koyar: “Ve de Çiko!” İşte İspanya’da koltuğa kazık çakan apoletli diktatör de “Francisko Poulino Hermenegildo Teodula Franco Bahamonde” gibi tumturaklı bir isim taşır ama halk onu “ulu önder” anlamına gelen “El Caudillo” unvanıyla anar. Neyse biz ulu önderin anlayışına sığınarak sadece Franco diyeceğiz, cüretimiz affola. Efendim Franco, Galya’lı bir kenar mahalle veledidir ve onu kimse ciddiye almaz. Okuyacak durumu yoktur ama beleş olduğunu duyunca Toledo Piyade Okuluna kapağı atar. Mektebi ittire kaktıra bitirir ve Fas’ta çarpışan (İspanyolların Fas’ta ne işi varsa) birliklerde kıtaya çıkar (1912). Teğmen Franco yaşadığı aşağılık kompleksinden olacak gözünü yukarılara diker ve siyasete oynar. İsim yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz, mesela grev yapan işçileri silahla dağıtarak patronlardan “aferin almaya” bakar. 1923’te tekrar Fas’a yollanan Franco, Şeyh Abdülkerim adlı bir vatanseverin liderliğinde hürriyet mücadelesi veren Arapları kırmaya başlar. Öyle ahım şahım bir asker değildir ancak sürekli söz verir ve asla sözünde durmaz. İşini hile ve desise ile yürütür ve bu sayede İspanyolların Fas’ta kalma süresi uzar. Müslümanların ahı Bu başarısından (!) dolayı Saragoza Askeri Akademisi’nin başına getirilen Franco, sağ hükümetin muhaliflerini eze eze Genelkurmay Başkanı olur ve inanmadığı Cumhuriyete sadakat yemini yapar. Bu arada ayağını kaldırmış olmalıdır zira kendini müstakbel makamından edecek hiçbir faaliyete hoşgörüyle bakamaz, velev ki bu seçim bile olsa... Evet şimdilik demokrasi sakızı çiğner ama köprüden geçene kadar... İspanyol masonları sayıca az olmalarına rağmen çok müessirdirler, dengeler değişince boncukları sola verir, sosyalistlere gülücük dağıtırlar. Nitekim 1936 seçimlerini (ilk kez) sol kazanır, gücü elinden kaçıran askerler ve papazlar çok bozulurlar. Ama bakın şu işe ki solcu militanlar devlet adamı olamaz, henüz koltuklarını ısıtmadan silaha sarılırlar. Sadece üç ay içinde 160 kiliseyi kundaklar, 269 milliyetçiyi vururlar. Yerli komalar İspanya’yı Rusya’ya benzetir, grevler, mitingler ve suikastlerle devrim yapabileceklerini sanırlar. Mağazaları yağmalar, toprak ağalarını kaçırtırlar. Halbuki bu ülkede bırakın orduyu, sermayeyi, kilise bile büyük güçtür, papazlar tek kale maç yapar. Kalabalıklar ayrı gayri de olsalar ruhanilerin peşine takılırlar, ha bir kısmı arabaya biner, bir kısmı yalınayak gider o kadar... Ordu fazlaca büyük ve hantaldır, üstüne vazife olmayan işleri karışır, siyasete mesafe koyamaz. Kendi kendine ilkeler tutturur ve onları koruyup kollama adına tutuklamalar yapar. Subaylar, henüz bir yaşına basmayan Cumhuriyeti parmağında oynatırlar. Mesela başarısız bir darbe teşebbüsünde bulunan General Sanjurjio bir şey olmamış gibi eski vazifesine döner, onu kimse yargılayamaz. Bu arada Barcelona’lılar “Bağımsız Katalonya” peşinde koşar, Asturya’da ise işçiler “Sosyalist bir devlet” kurarlar. “Kardeşler, birleşin” sloganı ortaya çıkan devrimciler kardeşlerini keser, “Berlin gibi teslim olmaktansa, Viyana gibi yenilelim” der, başlarına iş alırlar. Komünler, Falanjlar Anarşist, Komünist ve Sosyalist ittifakı 20 bin işçiyi silahlandırsa da Asturya Komünü 15 gün yaşar. Franco’nun Fas’tan getirdiği lejyonerler direnişi kırar ve 40 bin kişiyi tutuklarlar. Ölü sayısı 1300’dür, yaralılar 3 bini aşar. Bu ayaklanmanın bastırılmasıyla Franco’nun kendine güveni artar. İşte böylesine kritik bir dönemde “kendine ihtiyaç duyulduğuna” vehmeden Coudillo vaziyetten vazife çıkarır ve koltuğa el koymaya kalkar. Bu arada tekaüd diktatörlerden Primo de Rivera’nın oğlu Jose Antanio, aynen Mussolini tarzı bir parti kurar ve Falanjlar her geçen gün güç kazanırlar. Seçimler bu gerginlik içinde yapılır ve solcular yine kazanırlar. Franco’ya kalsa onları koltuğa oturmadan tutuklamalı, içeri tıkmalıdırlar. Ancak sağcı liderler bu kadar cesur olamaz “bekleyelim görelim” diye mırıldanırlar. Gelgelelim Azana ve Kuiroga hükümetleri hiçbir probleme çözüm bulamaz, yağma ve cinayetler alır başını gider, iktisadi hayat sarpa sarar. Ortalık toz duman Otorite çözülünce ırgatlar toprakları işgal eder, hakimler karar almaktan korkar olurlar. Militanlar hapishaneleri basar, mahkûmlar dışarıda dolanırlar. Millet maldan paradan geçer canından korkmaya başlar. Bu arada Almanya ve İtalya’da eğitim alan sağcı militanlar ufak ufak memlekete yayılır ve “Camarades! Arriba Falanj Espanola” naralarıyla sokağa hakim olurlar. Nitekim General Franco Radyoevini basar ve halka “birlikte yürüme” daveti yapar ama millet bunu “karşıma çıkanı ezerim” gibi anlar. Bu saatten sonra Franco ancak silahla durdurulabilir. Ancak Meşru Başbakan Kuirago “askerlere karşı işçileri silahlandıralım” teklifine sıcak bakmaz ama yerine gelen Giral bunu göze alır ve “savaş başlar”. Franco’nun adamları ilk vuran kazanır mantığı ile Sevilla, Navarre, Galiçya, Cadiz, Frontera, Cordoba, Zaragoza, Aragon ve Fas’ı kontrol altına alırlar. Cumhurbaşkanı Azana, sağ partilere el uzatıp “bir milli birlik hükümeti” kurma teşebbüsünde bulunursa da başarılı olamaz. Devletten nemalanan hortumcular isyancılara destek çıkar, papazlar ve subaylar Franco’nun peşine takılırlar. Azana radyodan sürekli durumun kontrol altında olduğunu, ayaklanmanın birkaç gün içinde bastırılacağını söylese de... Buna kendi bile inanmaz.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT