BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yeniden okunan yazar

Yeniden okunan yazar

Ölümünün 40’ıncı yılında andığımız Nahid Sırrı Örik, uzun bir ihmalin ardından yeniden keşfedilen ve okunan bir yazar şimdi. Onun, Osmanlı’nın son yıllarını anlattığı roman ve hatıraları bir dönemi aydınlatıyor.



Nahit Sırrı Örik “Sultan Hamid Düşerken” romanında padişahı tuttuğu için Fethi Naci tarafından eleştirilen bir yazar. Aynı eleştirmen, “Ne var ki, diyor. Balzac’ın kralcı oluşu toplumsal gerçekliği nesnel gelişmesi içinde vermesine nasıl engel olmamışsa Nahid Sırrı’nın Sultan Hamid’den yana olması da toplumumuzun belirli bir tarihsel kesitini bütün gerçekliğile yansıtmasına engel olmamış.” Nahid Sırrı’dan bir çok edebiyat tarihi ve sözlüğü bahsetmez. Hatta Murat Uraz’ın “Edebiyat Antolojisi”nde (Semih Lütfî Kitabevi, 1940, s.3) soyadı bile yanlış çıkar. Kırk yıllık Nahid Sırrı Örik, Nahid Sırrı İltan olur. Tabii adının edebiyat tarihinden silinmesi için büyük suçlar (!) işlemiştir Nahid Sırrı. Herşeyden önce kurulu edebiyat düzenine aykırı gelebilecek kanaatler taşımakta, daha çok geçmişte dolaşmaktadır. Eski hayat tarzını, evleri, aile fertlerini anlatmaktadır roman ve hikâyelerinde. Üstelik ağdalı bir Osmanlı Türkçesi kullanmaktadır çekinmeden. Yeni hayatın edebiyatına uyum sağlayamadığı gibi bu tutumuyla adeta tavır takınmıştır. Son yıllarda diğer pek çok yazar gibi Nahit Sırrı da yeniden keşfedilmeye çalışılan, eserleri yeniden basılan ve hakkında yazılar yazılan bir yazar olup çıktı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yetişen ve kendine özgü bir üslup geliştiren Nahid Sırrı, edebiyatın roman, hikâye, tiyatro, seyahat ve inceleme sahalarında yazdığı gibi özellikle tenkit konusunda iddialı bir isim olarak ön plâna çıkar. ROMANA ÖLÇÜ Nahid Sırrı bir çok yazar gibi sadece eser vermekle kalmaz, bu eserleri hakkında ve genel olarak edebî eserin nasıl olması gerektiği hususunda yazılar yazar. Bazı dergilerdeki makalelerinde ve özellikle “Roman ve Hikâye” eserinde “küçük hikâye”nin, “büyük hikâye”nin ve “roman”ın tariflerini ve mukayeselerini yapar. Bu türlerin benzeşen ve ayrışan yönleri üzerinde durur. Roman ve hikâye yazanların bazı kaidelere uyması gerektiğini belirtir. Kurallara uymayan kalem sahiplerini ise onaylamaz. Bazı hikâyeci ve romancıların “bir takım şekillerin ve kaidelerin mevcudiyetini hatıra getirmeksizin eserlerini vucuda getirdiklerine” dikkat çeker ve eleştirir. Hikâyeyi “küçük” ve “büyük” diye ikiye ayıran Örik, hayattan alınan romana seçilen mevzuun önemli olduğunu ve romanın da belli bir uzunlukta olması gerektiğini vurgular. Kimi edebiyat tarihçileri, Örik’i, F. Celalettin, Memduh Şevket, Kenan Hulusi, Reşat Enis, Bekir Sıtkı Kunt, Osman Cemal Kaygılı ve Sadri Ertem’le birlikte “gözlemci gerçekçi akım”a dahil etmişlerdir. Örik, roman ve hikâyelerde konuların genelde İstanbul ve Anadolu’dan seçildiğine dikkat çekerek, Balkanlar’daki eski topraklarımızın da işlenmesi gerektiğini düşünür: “Senede üç romanları gazetelerde kimler okudukları ve kaça baliğ bulundukları meçhul okuyuculara sunulan velût romancılarımız için İstanbul’dan ayrılarak ve klişe hâlindeki Anadolu’dan da geçerek ecdadımızın at oynattıkları bütün diyarlarda dolaşmak zamanı acaba hiç gelmeyecek midir?” Selim İleri, “Mektuplardaki Nahid Sırrı” başlıklı yazısında Örik’i “edebiyatımızın değeri bilinmemiş yazarlarından” sayar. OLUMLU ELEŞTİRİ Nahid Sırrı’nın hikâyeciliğine övgüler düzen önemli edebiyat tarihçilerimizden biri Tahir Alangu’dur. Alangu “Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman”da, “Tarihî eserlerindeki objektiflik bir bakıma edebî eserlerine de geçmiş, anlattıklarını ancak bugünkü düşkünlükleri içinde gösterip idealize etmek cihetine gitmemiştir. Eski ve solgun resimler üzerinde efendice, sakin ve heyecansız üslûbu ile anlattıkları, belli belirsiz bir ironi ile hüzün arası bir tesir bırakmaktadır” der. Yaşar Nabi de, Nahid Sırrı’nın hikâyelerinde eski zamanlara ait sahnelerin iyi tasvir edildiğini ve yazarın muvaffak olduğunu belirtir. Nahid Sırrı’nın hayat ile temasa başladığı zamandan itibaren mesut bir mazhariyete sahip olduğunu kaydeden Halit Ziya Uşaklıgil, “San’ata Dair” kitabında yazarın yetişme tarzını, dil ve üslubunu över. USTA KALEM Örik’in tartışmasız en önemli eseri “Sultan Hamid Düşerken” isimli romanıdır. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nun en çok tartışılan sultanını ve onun bir çok edebiyat eserine konu olmuş dönemini gerçekçi bir tanık olarak tespit eder. Nahid Sırrı, usta kalemi ve kendine has bakışı ile yakın tarihe ışık tutar. Sonuç olarak Nahid Sırrı Örik, eserleriyle maziyi yaşayan bir insan, yaşatmaya çalışan değil. Bir ressam gibi dün’ün tablosunu bugünün insanına ulaştırmak ister. Kelimenin tam anlamıyla çağına şahit olmak arzusundadır Nahid Sırrı. Bu yüzden 21’nci yüzyıla girdiğimiz bu sıralarda 19’uncu yüzyılın sonlarını ve 20’inci asrın başlarını tarihi gerçekleriyle yazan Nahid Sırrı Örik ve eserleri hâlâ konuşuluyor ve konuşulmaya devam edecek. GEZGİN EDEBİYATÇI 1894’te İstanbul’da doğan Nahid Sırrı, 18 Ocak 1960 tarihinde yine burada öldü. Galatasaray Lisesi’ndeki öğrenimini yarım bıraktı. 1915-1928 yılları arasında Avrupa’yı dolaştı. Başlıca eserleri: Kırmızı ve Siyah Sanatkârlar Eski Resimler, Eve Düşen Yıldırım, Kıskanmak, Sultan Hamid Düşerken, Sönmeyen Ateş, Muharrir, Oyuncular, Alın Yazısı Edebiyat ve Sanat Bahisleri, Roman ve Hikâye, Tarihçi Çevreler Etrafında, Anadolu’da Yol Notları. Bir hatıra Çocukluğumun bütün yazları Boğaziçi sahillerinde geçti. Boğaz’ın bilmediğim ve gezmediğim hiç bir köyü yoktur. Eğri büğrü dar yolları ve dik yokuşları ile, denizin tâ pencerelerine kadar gelip mırıldandığı yalıları ve tepelerden engin ufukları seyreden köşkleriyle; güneşin nüfuz edemediği asırlık ağaçlı koruları ve deniz kenarlarındaki küçük ve eski kahveleriyle Boğaz’ın köylerini, Rumeli kavağını, Kanlıca’yı, Beykoz’u, Beylerbeyi’ni, Baltalimanı’nı, bütün bu yerleri o kadar iyi bilirim, o kadar çok gezdim ve öyle uzun uzun, doya doya seyrettim ki, şimdi şu satırları o köylerden pek uzak bir yerde ve Boğazı kimbilir ne kadar bir müddet görmeyeceğimi düşünerek yazdığım halde, içimde hemen hiç hicran yok, sade tatlı bir hasret var. Heybetli hisarları, pencerelerinden sanki suları yakmak için her gece denize renk renk ışıklar düşen köyleri, hemen her köyün ya içinden ya da yanından geçen ufak dereleri, o akıntılariyle yer yer muazzam bir nehire benzeyen Boğaz’ı, sonra onun güneş doğar veya batarken aldığı emsalsiz ihtişamı ve meselâ İcadiye tepesi gibi yüksek noktalardan bakarken dağlar ortasınaserpilmiş bir kaç göle dönüşünü, tekrar görür gibi oluyorum. Boğaz’ı öyle çok ve varlığıma öyle sindire sindire seyretmişim ki, gözlerimin içinde aksi, bütün renkleri ve tekmil manzaralariyle aksi kalmış.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT