BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Ne kadar tehdit varsa, o kadar da fırsat mevcut

Ne kadar tehdit varsa, o kadar da fırsat mevcut

Türkiye’de her ağızlarını açtıklarında tehditlerden söz eden, ulusal çıkarı sadece ve sadece tehditlerin bertaraf edilmesine getirip eşitleyen bir anlayış var. Oysa Türkiye’nin etrafında ne kadar çok tehdit varsa o kadar çok da fırsat vardır. Sadece tehditleri ortadan kaldırmaya yönelirsek, o fırsatları başkaları değerlendirir.



Türkiye’de her ağızlarını açtıklarında tehditlerden söz eden, ulusal çıkarı sadece ve sadece tehditlerin bertaraf edilmesine getirip eşitleyen bir anlayış var. Oysa Türkiye’nin etrafında ne kadar çok tehdit varsa o kadar çok da fırsat vardır. Sadece tehditleri ortadan kaldırmaya yönelirsek, o fırsatları başkaları değerlendirir. Bu hafta dış politikanın üretilmesi sürecinde etkili olan iki farklı zihniyet ve yaklaşımdan söz edeceğim. Bunlar, tehdit merkezli dış politika yaklaşımı ve fırsat merkezli dış politika yaklaşımıdır. Realist (gerçekçi) dış politika teorisi, uluslararası sistemin anarşik yapıda olduğunu, sistemin devletlerden oluştuğunu ve devletlerin nihai amaçlarının sert güç unsurlarını (mesela askerî güç) kullanmak suretiyle ulusal çıkarlarını sağlamak olduğunu vazeder. Hem ilk ortaya çıkan, hem de sebep-sonuç ilişkisini çok fazla karmaşık denklemlere bulaşmadan, sade biçimde kuran teori olduğundan olsa gerek, dünyada ve Türkiye’de kendisini bu ekol içinde tanımlayan çok sayıda dış politika uzmanı, akademisyen, diplomat ve asker vardır. TEHDİTSEVER GÖZLÜK Realistlere göre, uluslararası ilişkilerdeki bir olayı açıklamak için çok fazla açıdan bakmaya gerek yoktur. Tüm meseleleri ulusal çıkar gözlüğünden ele almak mümkündür. Ulusal çıkarları sağlamak için evvela, ülkeye dönük tehditlerin ortadan kaldırılması gerekir. Türkiye’de kendilerini realist teoriyle fazlaca ilişkilendirenler her ağızlarını açtıklarında tehditlerden söz ederler. Onları dinlerken içiniz sıkılır, daralırsınız; dünyada herkesin sanki Türkiye’yi yok etmek için planlar yaptığını; etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğunu; iç ve dış düşmanları bertaraf etmek için hazırlıklı olmamız gerektiğini anlatır dururlar. Hatta bazıları öylesine ileri gider ki, Türkiye’nin işgal altında olduğunu, Kurtuluş Savaşı şartlarının geçerli olduğunu bir an için zannedersiniz. Ulusal çıkarı sadece ve sadece tehditlerin bertaraf edilmesine getirip eşitlerler. İkili ve çok taraflı ilişkilerimizde, Türkiye’nin ve muhataplarının beraberce kazana-bileceği, “kazan-kazan” anlayışını fazlaca “liberal” bulup, uluslararası iş birliği kavramına temkinli yaklaşırlar. Komplo teorilerine ise epeyce itibar ederler. KOLAY YOLU TERCİH Türkiye’de tehdit merkezli dış politik yaklaşımı benimseyenler genellikle doğrudan doğruya uluslararası ilişkiler eğitimi almamış ama meslekleri icabı şu veya bu şekilde dış politikaya bulaşmış asker ve sivil bürokratlar ile bu zümreyle çok fazla içli dışlı olmuş siyasetçiler, gazeteciler ve akademisyenlerdir. Bu grupların Türkiye’nin dış politikasını, tehditler üzerinden tanımlaması gayet tabiidir. Zira en kolayı budur. Bunlar dünyayı siyah ve beyaz olarak görürler. Dünya ülkelerini dostlar ve düşmanlar olarak tasnif ederler. Gri alanlara değinmezler. Dostlukların ve düşmanlıkların geçici olduğunun farkında değillerdir. Genellikle Soğuk Savaş yıllarında yetişmiş olduklarından, o dönemin ideolojik, ikili kutuplaşmasını, kalıp olarak benimsemişlerdir. Bu kalıbı, günümüz olaylarına uygularken de kullanırlar. Kamuoyunda “Kırmızı Kitap” olarak bilinen, kozmik kasada saklanan (kimsenin de oradan çıkarıp okuma fırsatı bulamadığı) Milli Güvenlik Siyaset Belgesi esasen bu tehdit merkezli yaklaşımla hazırlanır. Devlet bürokrasisi içinde yer alan, dış politika ve güvenlik ile ilgili tüm birimler, kendileri açısından tehdit önceliklerini sıralarlar. Daha sonra bunlar, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği tarafından bir araya getirilerek tek metin haline sokulur. Zaman zaman devlet bu “kozmik” belgeden bazı paragrafları istediği yayın organlarına sızdırır. Böylece Türkiye açısından tehdit olarak değerlendirilen bazı ülkelerin de, Türkiye’nin kendileri hakkındaki düşüncelerinden haberi olmuş olur! KÜRESELLEŞME ÇIKAR OLDU Türkiye’de maalesef hâlâ çok fazla mensubu bulunan tehdit merkezli dış politika yaklaşımı, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında popülerliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Beyaz Saray tarafından her yıl hazırlanan ve bizimkinden farklı olarak kozmik kasaya konulmak yerine, kamuoyuyla paylaşılan, ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra önemli bir değişim gözlenmiş ve tehditler kadar fırsatlara da yer verilmesi söz konusu olmuştur. Bilhassa Bill Clinton döneminde, “küreselleşme” ABD için büyük fırsatlar sunan bir eğilim olarak nitelendirilmiş ve küreselleşmenin sunduğu fırsatlardan yararlanabilmek, ABD’nin en önemli ulusal çıkarı olarak tanımlanmıştır. 11 Eylül sonrasında, George Bush’un ve Yeni Muhafazakârların, tehditleri “kutsayan” zihniyeti bir süreliğine hâkim olsa da, 2006 sonundan itibaren ABD’nin dış politika söyleminde “fırsatlar” yine öncelikli bir yer almaya başlamıştır. Avrupa Birliği ülkeleri için de durum aynıdır. 1990’ların başından itibaren, birçok AB ülkesi, tehditlerle mücadeleyi değil fırsatları değerlendirmeyi dış politika gündemlerinin başına yerleştirmişlerdir. Fırsatları değerlendirmeye odaklanmış bir dış politika zihniyetine sahip olanlar, “tehdit sever” realistlerin iddia ettiği gibi, tehditleri tamamen görmezden gelen, dünyaya tozpembe bakan, müzmin iyimser, pasifist “çiçek çocukları” değildir. Tam tersine, Türkiye’ye yönelik tehditlerin varlığını kabul eder, durağan tehdit tanımlarından kurtulamamış realistlerin aksine, tehditlerin sürekli olarak biçim değiştirdiğini de çalışmalarında ortaya koyarlar. Bunları farklı kılan, sürekli olarak bardağın boş tarafını görmemeleridir. Türkiye’nin etrafında ne kadar çok tehdit varsa o kadar çok da fırsat vardır. Sadece tehditleri ortadan kaldırmaya yönelirsek, o fırsatları başkaları değerlendirir. Irak’ın kuzeyinde meydana gelen gelişmeleri ele alalım. Eğer koyu bir realistseniz, “Irak’ın bölünmesi ve Kuzey’de bağımsız bir devletin ortaya çıkması Türkiye’nin ulusal çıkarlarına tehdittir” der geçersiniz. “Neden?” diye sorulduğunda, yeni devletin Türkiye’nin bazı topraklarında gözü olacağından tutun da, bu bölgenin bölücü terör örgütü için bir güvenli alan haline geleceğine kadar kendi içinde tutarlı ama yıllardır dillendirilen tekerlemelerden farklı olmayan pek çok argümanı sayarsınız. EGEMEN ALGILAMA Irak’ın bölünmesiyle ortaya çıkabilecek durumu, tam tersi bir yaklaşımla Türkiye’nin ayağına gelmiş “yüzyılın fırsatı” olarak değerlendirmeniz de mümkündür. Zira Arapların düşmanlığından korkan Kürtlerin, Türkiye’nin dostluğuna muhtaç kalacağını düşünüyorsunuzdur. Bu durumda, bölücü terör örgütünün barındırılması gibi Türkiye’ye zarar verici eylemlerden uzak durmaya çalışacaklarını tahmin etmektesinizdir. Üstelik Misak-ı Milli’nin ayrılmaz parçası olan Musul vilayetinin 80 sene sonra tekrar Türkiye’nin “himayesi altına” girme ihtimali ortaya çıktığını da mutlulukla gözlemektesinizdir. Irak örneğinde de görüldüğü gibi aynı dış politika konusuna, tehdit ve fırsat pencerelerinden ayrı ayrı yaklaşarak, birbirinden çok farklı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Şüphesiz bu yaklaşımlardan hangisinin, dış politika inşa mekaniz-malarında da fazla müessir olacağının, Türkiye’de egemen olan siyasal, toplumsal ve ekonomik algılamalarla da doğrudan ilgisi vardır. Tehdit merkezli anlayıştan, fırsat merkezliye geçişin arka planında, muazzam bir zihniyet transformasyonuna ihtiyaç duyduğumuz aşikârdır. DÜNYA TERK ETTİ ANCAK... Türkiye’de maalesef hâlâ çok fazla mensubu bulunan tehdit merkezli dış politika yaklaşımı, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında popülerliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT