BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘‘FESHANE’’

‘‘FESHANE’’

O yıllarda dışarıdan esen rüzgarlar bir yerlerden kapar getirir, fesi başımıza geçirir. Fes önceleri ithal edilir, ancak Padişah “Yani şuncağızı yapmak çok mu zor?” deyince “feshane” gündeme gelir.



Mahmut’lu yıllardır. Hani 1830’lar filan. Kaptan-ı Derya Hüsrev paşa, iri kavuklarıyla kürek çekmekte zorlanan kalyonculara fena takar. Tutar onlara Tunus işi fesler giydirir. Sultan bir cuma selâmlığında rastgeldiği feslilere tepki gösterir. Hüsrev Paşa kimdir ki, kendi başına kıyafet düzenler? Öyle ya, eski köye yeni adet mi getiriyordur yoksa? Millet bu tepkinin devamını beklerken, Mahmud Han aksini yapar. Asakir-i Mansure-i Muhammediye mensuplarının alayını feslendirir ve edebiyatımızı “fes giydirmek” gibi bir deyimle zenginleştirir. Belki de zihinlerdeki yeniçeriyi silmek ister, kimbilir? Fes, muhafazakârların itirazına rağmen hızla yayılır. Başımızın “Püsküllü belâsı” her din ve milletten kabul görür. Öyle ki artık Rumla Arabın, Ermeniyle Boşnağın farkı kalmaz. Fesin Fas’tan geldiği söylenir. Ancak yıllar evvel Frigyalılar buna benzer kıyafetler giyerler. Sonra Fransız ihtilalinde direnişçilerin kırmızı külahlar taktığı bilinir ki bunlar gûya “âlâmet-i hürriyet”tir. Toz pembeden, güvez moruna Sürekli biçimi değişen ve kalıptan kalıba giren fes, değişik kesimlerden alıcı bulur. İstanbullular; darbeyoğlu, hamidiye, zuhaf, İzmir biçimi ve efendi işi feslerden birini seçerler ki fesiyle, feslinin karakteri arasında ince ayar bir âlâka vardır. Fesler genelde kırmızıdır. Ancak pembeden, bordoya çeşitli tonlarda imal edilir. Ama en çok itibar görenler innabi, güvez moru ve narçiçeğidir. Ha bakın burada fesin kumaşı da önemlidir. Zira bazı “tıynetsiz kumaşlar” yağmuru gördü mü yamulurlar. Alları, morları fesi giyenin yüzüne akar. Akar da, insanı “apukurya maskarasına” çevirir. İşte böyle ıslanıp kuruyan ve kalıbı bozulup sebilhane maşrabasına dönen feslere “limon kabuğu” denir. Başlangıçta feslerin püskülleri yarım okkadır. Bu ipek teller enseyi bıçak darbelerinden korur. Bazen püskül ibik gibi başa mütevveccihen (püskürür gibi) durur, ki yiğide bir “şive-i şahane” verir. Yiğide yakışır Her ne kadar düşman ayağa bakarsa da, fes başa yakıştırılmalıdır. Bu şirin şey perçem kakül ve kıvırcık saç üzerinde daha bir hain durur, simaya eda verir. “Al renkler bahş eder ruhsare-i hûbane fes Şah-i gül de benzemez mi gonca-i handana fes Şöyle örter, bastırır perçemleri mahfuz için Hail olmak maksadı manzure-i düşmana fes Yani? diyeceksiniz. Yanisi şu ki: “Fes güzellerin yanağına al renkler bahşeder, fes güllerin şahına, gülen goncalara benzer, Perçemleri saklar ve düşmanın habis nazarına perde olur.” 2. Meşrutiyet’ten sonra feslerin ön tarafına ayyıldız koymak moda olur. Bu modanın öncüsü manken kılıklı, burma bıyıklı, haşin bakışlı Enver Paşa’dır. O yıllarda delikanlı dediğin hava soğuk olsa bile göğsünü açmalı, ceketini omuzuna atmalıdır. Papuçun topuğuna basmalı, bıyıklarını elinin tersi ile sıvazlamalı ve yaman nara atmalıdır. Fesi hafif yollu alna değmeli ve mutlaka eğik giyilmelidir. Sol kulakla sol şakak arasında dolanıp durmalıdır. Ama kaşların biri kalktığında çapraza devrilmeli, muhatabının nazarı dikkatini celbetmelidir. Hatun kişi, kocasının kızdığını “ossaat” anlamalı, veledler anında uyanıp patak kötek kokusu almalıdır. Zira şimdi diz üstü oturup, edebli olunacak zamandır. Bazı fesler aşure tenceresi gibi geniştir ve kulakları bile örter. Yanisi şu ki “kallavi” ve “babayani”dirler. Bazıları ise sıfır kalıptır ve silindiri andırır. Bitirimler bunu “saksı dibi” diye adlandırır. Hasılı kel örten, ayıp kapayan, yandım anam, horoz ibiği, âli kurna, Tunus işi, iskender, vezir fesi, poti, fırt, bol fırt ve çifte pehlivan adıyla anılan feslerin hiçbiri yekdiğerine benzemez. Kimi Şakir Zümre sobasının boruları gibi diktir, kimi simitçi yastığı gibi yassıdır. Fırıncı, yorgancı, yağlıkçı gibi esnaf kodamanları süslü feslere hak kazanır. “Şıllık fesler” kibarlara mahsustur. Köy delikanlıları tablası çiçeklerle bezeli feslere bayılır. Elmas sorguçlu fesler padişahlara hastır. Mollalar feslerinin etrafına sarık sararlar. Hasılı Osmanlıda kimse başına buyruk fes giyemez, kimin nasıl fes kullanacağı nizamnameyle sabittir. Fesler çaplarına göre birden altıya kadar numaralanırlar ki, 6 numara elbette kafası çalışanların hakkıdır. Feslerin yan kenarlarında hafif bir çöküntü olur, bu çukurluğa kibar çevrelerde “yar tekmesi”, külhanbeyi âleminde ise “kuş yuvası” denir. Fesler elbette Tunus’tan gelmez, ama Tunuslular tarafından satılır. Fesçiler rızıklarını ayakların çok dolaştığı yerlerde ararlar, mesela köprü üzerine tezgah açarlar. Gün gelir, çocuk feslerinin süsleneceği tutar. Bu bahaneyle ebeveynler çocuklarını ne kadar sevdiklerini (cümle âleme) anlatma fırsatı bulurlar. Oğlancıklarının feslerini inci, mercan, yakut ve zümrütle bezerler. Bezerler de yolsuz takımının iştahını çekerler. Fukara kısmı çocuklarının fesini boncukla işler. Aslında bu süslü fesler veledleri kahreder. Öyle ya çocuk sakınacağı fesi neylesin? Derken fes kadınların da başına geçer, fes altından çıkan saçlar katmerli sümbüllere benzetilir. Saçılmış kakülü dalfes altından Her teli yirmidört ayar altından... Mevzuya gelelim. Bakın başlangıçta feslerin tamamı ithal edilir. Ancak Padişah Efendimiz (Abdülaziz Han) bir sanayii sevdalısıdır. Tutar gavur feslerinin papucunu dama atacak bir tesis kurulmasını irade buyurur. Ve öyle de olur. Altınboynuzun en güzide mevkiinde, maviyle, yeşilin kucaklaştığı bir koya (o yıllarda Haliç öyledir) feshane kurulur. Düşünün bir zamanlar burada Beyhan Sultan’ın sarayı vardır. Bu tesis zamanın ölçülerinde çok moderndir. Tezgahlar İngiltere, Fransa ve Belçika’dan seçilir. İplik dokuma ve apre makinaları buhar gücü ile çalışır ki, sektördeki ilk ciddi yatırımdır. Nitekim henüz kurulduğu yıl 400 bin fes üreterek rüşdünü ispat eder. Ama Feshanemiz göze mi gelir bilinmez, yangınlar ve afetler geçirir. Bir bakıma da iyi olur. Her seferinde silbaştan yenilenir, daha bir güçlenir. Sürekli teknoloji yenilediğinden olacak 1860 yılında 210 bin metre kumaş ve 700 bin fes üretir. Gün gelir (Hereke ile birlikte) yurt içi üretimin yarısına ulaşır. Ama Feshaneyi sadece kumaş üreten bir tesis olarak görürsek yanlış olur. Burası aynı zamanda usta ve kalfa yetiştiren bir mekteptir ki, belki de asıl faydası ordadır. Hasılı bu tesis dokuma sektörüne hız katar. Talebeler hem ders görür, hem çalışırlar. O yıllarda ithal fesler özellikle Viyana fesleri çok modadır. Lakin 1908 yılında Avusturyalılar bir densizlik yapar, Bosna-Hersek’i ilhak ederler. İstanbullular buna çok öfkelenirler. Esnaf Avusturya mallarına tavır koyar. Siparişler iptal edilir. Mavnacılar bile Avusturya mallarını taşımazlar. Memurlar feslerini çıkarır, kalpak kullanmaya başlarlar. Ki böylesi bir kitle tavrı şaşırtıcıdır. Fes başlangıçta torba gibidir. Bu yün dokuma zamklanıp sıkıştırılarak kalıba alınır ki kalıp denen şey iç içe geçen pirinçtir. Bu pirinçler önceleri kömür ateşiyle ısıtılır, derken havagazıyla kızdırılır. Fes zamanla yamulur ve tekrar kalıplanmak ister. Gün gelir Feshane’nin fesleri aranır mal olur. Taklidlerinden ayırmak için markalar amblemler vurulur. İstanbullular rekabet ve reklâmla tanışırlar. Fabrikamız iyi iş yapar ya, herkes ona sahip çıkar. “Feshane” yazan dikdörtgeni yapılanma şemasında görmek isteyen müesseselerin sayısı artar. Feshane önceleri Fes’den sorumlu devlet bakanının (Fes Nazırı’nın) kontrolündedir. Sonra Hazine-i amireye, daha sonra Hazine-i Hassa’ya bağlanır. Gün gelir Levazımat-ı Umumiyye-yi Askeriyye, Feshane’nin ancak kendi bünyesinde yer alabileceğini savunur ve dediğini yaptırır. Derken Sanayii ve Maadin Bankası “müsaadenizle beyler” der, hadiseye el koyar. Bilahere Mensucat TAŞ ve Sümerbank...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT