BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Demirkent: "Toplu tepki vermiyoruz"

Demirkent: "Toplu tepki vermiyoruz"

Gazeteciliğin duayenlerinden Nezih Demirkent, arkadaşımız İsmail Kapan’ın sorularını cevaplandırdı. Demirkent, ‘Türkiye’de basın hiçbir şeye topluca tepki koymuyor. Kişiler tepki koyuyor. Veya kurumlar tepki koyuyor’ dedi.



Basın mesleğinde 50 yılı geride bırakan Nezih Demirkent, Burhan Felek’ten sonra 10 yılı aşkın süre Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı’nı yürüttü. Basın camiasında ekol olarak telakki ediliyor. “Salı Yazıları”nda medya kuruluşlarının durumunu analiz eden sayın Demirkent ile medya dünyasındaki son durumu ve gelişmeleri konuştuk. Medyadaki en son gelişmelerden başlayarak sormak istiyorum; gazetelerin fiyat düşürmeleri, tirajın düşüşünü önleyebilecek mi? Ayrıca bu düşük fiyatlar, uzun süre devam ettirilebilecek mi? Demirkent -Tabii, gazetelerdeki fiyat faktörünün etkisinin olup olmayacağını söylemek mümkün değildir. İnsanlar satın aldıkları bir malın fiyatının olabildiğince ucuz olmasını isterler. Zannediyorum medyanın sıkıntısı daha ucuza gazete satmakla çözümlenmeyecek. Hatırlayacak olmanız lazım, bu sistem daha önce bir defa daha uygulandı. Sonradan zam yapıldı. İngiltere’de de bu sistem uygulandı, sonradan zam yapıldı. Geçici bir süre yararı olabilir. Ama gazetelerin satmamasının temel nedeni, halkın isteklerine cevap vermiyor olmalarından kaynaklanıyor. Bir kere gazeteler bedava dağıtıldı. Yani bir ürün dışında onu bedava alma şansı doğdu. Gazeteler yüksek fiyata satıldı. Gazeteler satış yerinde farklı birtakım tertiplerle satışa sunuldu. Bir de bunun ötesinde, gazetelerin toplumu bilgilendirme noktasındaki zaafı durumu var. Bunların hepsi biraraya gelince, gazeteleri bedava dahi verseniz alacak insanların sayısı azdır. Ben çözüm olacağını sanmıyorum. Belli bir süre yararı olur sonra da gazete fiyatları artar. Son zamanlardaki özelleştirme ihaleleri münasebetiyle bunlara iştirak eden medya kuruluşlarının konumu tartışma konusu. RTÜK kanunundaki hükümlerin ihlal edildiği yolunda yoğun tartışma ve şikayetler var. Demirkent -İnsanların, ben kanunları tanımıyorum demeye hakları yok. Yani, karayollarında 90 km hızla seyredilebiliyor. 120 km ile seyrettiğinizde polis durdurup ceza yazabiliyor. Ancak kendinizi “ben 90 km ile gidiyordum” diye savunabiliyorsunuz. Eğer yasalarda mevcut hükümler varsa, onlara uymak lazım. Uyulmuyorsa o zaman yasa tanımazlık sözkonusu. Bu olayın bir tarafı. Ve tabii bunun arkasında yasa tanımayanlar da çoğaldı. Önemli olan gazetelerin mali yapılarının bozukluğu. Ama kimse bu mali yapının neden bozulduğunu çok fazla tartışmıyor. Şimdi 50 yılı buldu benim meslek hayatım. Basın sektörü ekonomik olarak gerçekten çok gelişti. Ve 80 yılı öncesinde devletin bazı kısıtlamalarına rağmen de gelişti. Çünkü yapılan işle para kazanılıyordu. Şimdi yapılan iş dışında para kazanılıyor. Farklı işler yapılarak para kazanılıyor. O sizi para sahibi yapıyor, siz de harcamalarınızı ona göre yapıyorsunuz. Şimdi yanlış yatırımlar yapıldı, Büyük harcamalar görüldü. Anormal personel ücretleri ödendi, yani dünyada görülmedik derecede anormal personel ücretleri. Sonuç alınmıyordu, tabii bu çarkın dönmesi için biraz karmaşık işlere girdi ve bu karmaşık işler de medyanın itibarını sarstı. Zaten ondan rahatsızlık var. Kim ne derse desin, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı’nın kalkıp meydanlarda “kartel basını”,”tekelcilik” sözleri söylemesinin, bilmem sayın Fazilet Partisi Başkanı Kutan’ın “ikibuçuk” yahut “bir kısım medya” şeklinde sözlerinin tepkisi oldu. Ama, içerik yönünden halkın isteklerine de cevap verilmeyince bu olayın tersi oldu. Bir başka olay daha var. Medya kuruluşları, daha doğrusu sahibleri diğer sahalara girip rekabete yol açınca, diğer işadamları bunlara karşı kendilerini savunmak zorunda kaldı. Bu savunma farklı farklı oluyor şu anda. GEÇMİŞTEKİ ÇEKİŞMELER Geçmişte kaldığı sanılan kavgalar da tekrar çıkacak gibi. Demirkent -Eskiden kavgalar fikir seviyesinde yapılırdı. Yani dünya anlayışlarında kavga vardı. Şimdi çıkar ilişkileri ön planda. Yakın geçmişteki çıkar kavgalarını işaret etmek istedim. Mesela bir futbol maçının televizyonda gösterilmesi üzerinde yapılan kavga gibi. Demirkent -Evet gene çıkar ilişkilerindendi. Ama o olayları hatırlayanlar şimdi gülüyor. Ondan sonra yapılan ihalede alınan sonuçlar da ortada. Şimdi başka bir şeyi gözardı etmemek lazım. Sermaye grupları iletişim alanında güçlü olmak istiyorlar. Bu güç, para kazanmak için değil. Toplum nezdinde güç kazanmak istiyorlar. O zaman da ister istemez medyayı kullanıyorlar. Toplum da bunu farkediyor artık. Medya kuruluşularına sahip işadamlarının çok güçlü hale gelmeleri, sektör dışındaki işadamalarını ve politikacıları korkutur hale gelmeleri, ilerde Türkiye’nin gündemine ne gibi sıkıntılar getirebilir? Demirkent -Demokrasi tartışmalı hale gelir. Benim endişelerimden bir tanesi, medyaya karşı demokrasiyi nasıl koruruzdur. Medya, gücü ile hükümetleri yönlendirebiliyor, siyasi gündemler oluşturabiliyor, ekonomiyi tehdit edebiliyorsa, orada ciddi bir sıkıntı vardır. Yarım asırdır bulunduğunuz basın alemi, herhalde en tartışmalı dönemlerinden birini yaşıyor. “Kartel medyası”, “derin medya” vs. Eskiden de “besleme basın” gibi suçlamaların olduğunu kitaplardan okuyoruz. Demirkent -Evet vardı ama çok sayıda yayın vardı ve hepsi farklı farklı kümelerde idi. Ama şimdi sayısal gruplar azaldı. Hepsini toplasanız üç dört grubun elinde. Buna da kartel veya sermaye yoğunlaşması diyorlar. Aksini söyleyecek bir durum da yok. Bir tarihlerde gazeteler birbirinden adam alınmasını yasakladı. Bir tarihte gazelerin satışı yasaklandı. Bir tarihte gazetelerin fiyat politikası müştereken tayin edildi. Daha da ilginç tarafı, bütün bunlar 1980 öncesinde sol fikirler taşıyan kimseler tarafından yapıldı. Sermayenin el değiştirmesi mümkün mü? Demirkent -Her zaman mümkün. Çok uzağa gitmeye gerek yok. 30 yıl önce kimse Simavi ailesinin basından çekileceğine inanır mıydı? Erol Simavi’nin yanında uzun süre çalışmış bir kişi olarak ben Simavi ailesinin basından tamamen çekilmesini hâlâ anlayabilmiş değilim. Muhteva kısmına gelecek olursak; Siz yazılarınızda sürekli olarak gazetelerdeki haber sıkıntısından ve fikri takibin olmayışından şikayet ediyorsunuz. Acaba bu durum, gazetelerin üst düzey yöneticilerinin gazeteci olmaktan çok, bir nevi işadamı pozisyonuna girmelerinden mi kaynaklanıyor, yoksa yazı işlerindeki haberci sayısının azlığından mı doğuyor? Ne dersiniz? Demirkent -Bütün suçu gazete sahiplerinin üstüne yıkmak yanlış. İskelet kırıldı. Gazetecilikte belli hiyerarşik yapı vardı, muhabir vardı, muharrir vardı, sekreter vardı, yazar vardı, başyazar vardı. Gazete yöneticisi vardı, hatta servisler vardı. Onların hepsi müşterek bir iş yaptıkları zaman ortaya sağlıklı bir yapı çıkıyordu. Ne zamanki, herşey tepeden yapılmaya başlandı, yani istihbarat tepeden yapıldı, haber değerlendirme tepeden yapıldı, bunun sonucunda gazeteler daha fazla satmak için, ürünün, yani yayının dışında arayışlara geçtiler. Promosyona, büyük satış kampanyalarına girdiler. O zaman haberin önemini gözardı ettiler. Böylece iyi para kazandılar ama ürünü satmaktan vazgeçtiler. Şimdi düşünün, maliyetten daha fazla bedele promosyon verdiler. Promosyon benim bildiğim, bir malın satışına katkıda bulunsun diye bir küçük hediye verilir. Malın on katı, yüz katı fazlası bir şeyi satarsanız, o promosyon olmaz, o taksitli satış olur. Gazetenin kendisi promosyon olur! Bazı mağazalarda, ben üzülüyorum, gazeteler bedava dağıtılıyor. İşte bütün sıkıntılar bundan kaynaklanıyor. Üstten haber değerlendirmelerin, Ankara’ya fazla endeksli olması da bu durumu etkiliyor mu? Demirkent -Tabii. Ben size başka bir şey daha söyleyeyim: Ağustos ayındaki depremin Türkiye genelinde bu kadar ses vermiş olmasının temel nedeni, depremin büyüklüğü yanında İstanbul’a yakın olmasından kaynaklanmıştır. Eğer bu deprem Doğu Anadolu’da bir yerde olmuş olsaydı, Türkiye’nin gündeminde bu kadar yer almazdı. Gazeteyi çıkartan insanlar, çok dar bir çevreden dünyaya baktıkları için kendi yaşantılarını topluma kabul ettirmek istiyorlar. Yani diyelim ki, Erzurum’da bir trafik kazasında 20 kişi ölse isimlerini yazmayan gazeteler, İstanbul’daki bir kazada iki kişinin ölümünü büyük büyük verebiliyorlar. Toplumun büyük bir kesiti ile diyalog kopuk. Toplumun ihtiyaçları değişti, onlar da yansıtılmıyor. Bunun basit bir örneği var. Herhangi bir gazeteyi dolaşın, ekmeğin fiyatını sorun bakalım, kaç kişi biliyor! Temel gıda maddesinin fiyatını bilmeyen insanlar gazete çıkartıyor. File kaça dolar, duydukları zaman beyaz peynirin fiyatını bilmiyorlar. Bizim zamanımızda gazete sahipleri, ayyakkabı fiyatını değil, -ben bunun çok hesabını vermiş bir insanım- ayakkabının köselesi kaç para tutuyor, sayası kaç para tutuyor, işçiliği kaç para tutuyor, bunu sorarlardı. Gazeteler belge olmalı Şimdi de mafya babalarının argo sözcüklerinin edebi yorumları yapılıyor! Demirkent -Türkiye’de bir gazetenin manşeti iki tane hapishane kaçkının birbirlerine sarfettikleri sözler oluyorsa, daha fazla bir şey söylemeye lüzum yok. Yani bir kere şunu söyleyeyim: Kim ne söylerse söylesin, masa başındaki adama o laf cazip geliyorsa, manşet oluyor. Gazetelerin tarihçiler için belge olması lazım. Gazeteler belge olma niteliğini terkettiler. Haberin devamı, insanların tecessüsünü gerektiren bir şeydir. Bizim klasik haber formülümüz olan Beş N bir K (ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin ve kim sorularına cevap) işlemeyince, insanların kafasına sorular takılıyor. O zaman da dedikodu yapıyorlar. Ee dedikodu yazdınız mı, dedikodunun ömrü kısa. Bir de yazar cephesi var. Yazarlar arasında büyük kamplaşma ve yazı dilinde bozulma var. “Küfürbaz yazarlar” var. Hatta bir dergi, “Dikkat burada küfür var..” diye olayı kapak konusu yaptı. Fehmi Koru ben Hürriyet’te yazarım deyince bazıları o gelirse biz yazmayız diye tepki gösterdiler. Bu kamplaşmayı tehlikeli buluyor musunuz? Demirkent -Çok tehlikeli. Çünkü hiç kimsede bir ilke kalmadı. Fehmi Koru gibi toplumda yeri olan birisi, yıllarca eleştirdiği bir gazetede yazarım diyorsa, burada oturup düşünmek lazım. Bir rezerv koyuyor; “sansür uygulanmazsa yazarım.” Yanlış bir laf. Çünkü oranın da kendine göre kuralları var. Öbür yazar da diyor ki sen yazarsan ben yazmam. Şimdi bu fikri kamplaşma olabilir. Ama insanların nerede duracağını bilmesi lazım. Susurluk’tan örnek verdiniz. Bir de PKK’lı bir militanın ifadesine dayandırılarak bazı yazarlar ve bir dernek başkanı suçlandı. Sonradan bunun aslının olmadığı anlaşıldı. Sizce basın camiası bu olaya yeterince tepki koydu mu? Demirkent -Türkiye’de basın hiçbir şeye topluca tepki koymuyor. Kişiler tepki koyuyor veya kurumlar tepki koyuyor. Onlar da çıkar ilişkilerine göre tepki koyuyorlar. Satış kaygısı ile koyuyorlar. Toplumu doğru bilgilendirme kaygısı ile konmadığı için ondan da bir fayda gelmiyor. Kaldı ki, neyin ne kadar doğru olduğu da çok belli değil. Çünkü Türkiye’de şu anda mülakat gazeteciliği yapılıyor. Birisi bir şey söylüyor, onlar yazılıyor. Söylenenlerin doğru olup olmadığını kimse araştırmıyor. 80’den beri bu tür gazetecilik yapılıyor. Turgut Özal’ın her söylediği gazetelerin manşeti idi. Sadece 28 Şubat’tan bu yana değil, 80’den bu yana yapılıyor. Falan orgeneral söyledi manşet, falan vali söyledi manşet, falan siyasetçi söyledi manşet. Sizce medya 28 Şubat sürecinde kullanıldı mı? “Derin medya, apoletli gazeteciler” gibi yakıştırmaları nasıl karşılıyorsunuz? Demirkent -Dünyanın her yerinde, hükümete yakın olan ve hükümete karşı olan yayın organları vardır. Türkiye tabii bilgilenme konusunda yeterli arayış içinde olmadığından söylenen lafların hepsi sahipleri tarafından tartışmaya sürülüyor. Sahipleri tarafından tartışıldıktan sonra da boşlukta kalıyor. 28 Şubat olayına bakacak olursak, bunun iki boyutu var. Bir askerlerin istekleri var, bir de askerlerin isteklerini yerine getiren siyasetçiler var. Şimdi kimin yanında yer almak lazım geldiği sorusunun cevabını vermek zor. Eğer askerlerin isteklerinden rahatsızlık duyan varsa, ona karşı tepki göstermek lazım. Ona karşı tepki göstermeyip de teslim olan varsa orada da başka türlü düşünmek lazım. Ama ben sana önümüzdeki günlerde yazmayı düşündüğüm bir şeyi söyleyeyim. Şu anda medyanın içinde asker kökenli kaç kişi var? Hiç araştıran oldu mu? Biliyor musunuz ki, asker kökenlilerin bir kısmı askerlere karşı da, asker olmayanlar askerlerin yanında? Yani medyada öyle bir karmaşık yapı var ki, insanlar opurtünist olurlarsa, her rüzgara karşı yürürler. Ben kendi meslek hayatımda yaşadığım olaylar var. 12 Eylül sonrası Necdet Üruğ İstanbul Sıkıyönetim Komutanı iken, Hürriyet gazetesinin manşetinde çıkan bir zam haberini tekzip etmemizi istediler. Üç gazete vardı. İkisi tekzip etti, biz etmedik. Etmememizin sonucu olarak yazı işlerinde üç kişiyi gözaltına aldılar. Sonra da bıraktılar. Yani eğer bir insanın ilkesi varsa, bir şeyi de doğru biliyorsa onu savunmaya mecburdur. Gerekirse hapse girer, gerekirse eza çeker. Yok bunları yapmayıp da sen “evet” dersen, sonradan çıkıp bir şey söylemeye hakkın yoktur. MEDYA BİR OLGU Şu sıralarda basına yönelen bir diğer suçlama da şu: deniliyor ki, basının büyük kısmı iktidara değil de muhalefete muhalefet ediyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz. Demirkent -Bu bir süreç. Eğer muhalefet partileri iktidara gelmek istiyorlarsa, basınla sağlıklı bir diyalog kurmak zorundadır. Seçim öncesi taraflar teşkil ediliyor. Bugünün muhalefet partileri, iktidar adaylarından daha çok medyayı suçluyor. O zaman taraf, kendiliğinden teşekkül etmiş oluyor. Yani gerek FP, gerek DYP medyayı suçladı, medya da onları suçladı ve taraflar oluştu. Ama bir olgu var ortada: Seçim öncesi bu medya MHP’ye çok sempatik bakmıyordu, hatta kuşkulu bakıyordu. Uzak duruyordu. Hatta rezervler koymuştu. Ama MHP o konuyu gündem konusu yapmadı. Şu anda da iktidarın önemli bir ayağı olarak durabiliyor. Eleştiri de almıyor öyle fazla. O zaman bunun nedenini bulmak lazım. Şimdi MHP’nin çizgisi değişti mi? “Değişmedik” diyor adamlar. Medyadan da eleştiri almıyorlar. Yani aslında medya bir olgu. Ve tabii MHP’nin oyu düştü, düşmedi tartışması yapılıyor ama, muhalefetin oyu artmıyor. Muhalefet hep yanlış yerden hareket ediyor. Böyle olduğu için de medya hep iktidarın yanında ve muhalefetin karşısında yer alıyor. Medyanın kendi meselelerine sahip çıkması ne durumda? Mesela son 20 yıl içerisinde maalesef birçok gazeteci öldürüldü. Bunların katil veya katilleri bulunamadı. Medya bu konuda üzerine düşeni sizce yaptı mı? Katillerin bulunması yönünde doğru bir strateji izledi mi? Demirkent -Medya bu konuda fazla bir şey yapmaya olanak bulamadı. Abdi benim sınıf arkadaşımdı. Abdi’yi öldürenlerin bulunması için ödüller koyduk, kampanyalar tertipledik. Ama karşısında devlet vardı. Devletin var olduğunu da kolay kolay ihbar edemedik. İhbar ettiğimiz zaman da iş işten geçmişti. Şimdi tabii medyanın topyekun bir stratejisi zaten yok. Olması da mükün değil. Yanlış olan, toplumun öldürülen gazetecilere fazla sahip çıkmamasıdır. Çünkü o günlerde çok insanlar öldürüldü. Bazı kategorik suçlamalar yapıldı. Daha olayın ilk anından itibaren bir kesim ısrarla suçlandı. Demirkent -İlk anda bir takım şeyler söylendi. Ondan sonra olaylar netleşti. Bakın bir şey söyleyeyim. Abdi İpekçi’nin katili diye yakalanan adamın askeri cezaevinden bu kadar kolay kaçmasını hiç kimse izah edemez. Kaçmadı, kaçırıldı. Şimdi eğer karşı taraf biz bunu kaçırttık demezse o zaman bu türlü suçlamalar olur. O tarihlerde derin devlet denilen varlığın ağırlığı olduğu için birşey yapılamadı. Şimdi Uğur Mumcu’nun hedef olduğu belli idi. Korunmadı. Peki katlini kim yaptı? O günkü ortamda devlet diyemedikeri için işte belli insanlar suçlandı. Bazı şeylerin izahını yapmak zor. Ama Türkiye’de anarşinin olduğu aşikar, belli insanların hedef olduğu aşikar. Ben bir iki defa yazdım Çetin Emeç niye öldürüldü. Herhalde siyasi fikirlerinden öldürülmedi. Çetin Emeç’in yazdıkları kimseyi çok fazla rahatsız etmiyordu. Yani göz göre göre öldürüldü çocuk. O günkü ortamda bir olay çıkartmak istiyorlardı. Öldürdüler. Ne bileyim Gün Sazak neden öldürüldü? O bir olayın içinde idi. Bilemiyorum, yani tesadüfen öldürüldü. Meslek ilkelerinin aşınmasından çok sık şikayet ediyorsunuz haklı olarak. Gazeteciler Cemiyeti Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi yayınladı. Basın Senatosu Başkanı olarak buna büyük emek verdiniz. Basın Konseyi’nin de daha önceden yayınladığı basın meslek ilkeleri var. Bunların altına imza atan kuruluşular var. Ama ilkeler habire kişi ve kuruluşlarca çiğneniyor. Nasıl karşılıyorsunuz? Demirkent -Bir tarihte insanlık İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yayınladı. Uzun süre insanlar bunların arkasına sığınarak bu fikirleri savundular. Bizim hak ve sorumluluklar bildirgesi de buna benzer bir şey. Onun bir devamı olması lazım. İhlal edenlere bir cezai müeyyide olması lazım. Biliyorsun son Yugoslavya olayından sonra, uluslararası mahkeme bazı suçluları yargılayıp cezalandırmaya başladı. Demek ki, bizim de bir yargı mekanizmasına ihtiyacımız var. Kesin kes böyle bir şeye ihtiyacımız var. İnsanların sair zamanlarda da sorumluluk taşıması lazım. Yani birbirlerinden utanması, yaptıkları işe özen göstermesi lazım. Gazeteci arkadaşların yaptıkları işin sorumluğunu taşıması için kaide koymak gerekiyor. Bunun cezası budur diye. - İlkelerin çiğnenmesinde en çok cevap ve düzeltme hakkına riayet edilmiyor. Manşet için verilen tekzip 20. sayfada tek sütuna veriliyor. Demirkent -Bütün bunlar insanların sorumluluk anlayışına bağlı. Manşetten aynı hurufatla verme dönemini ben yaşadım. Ondan bir takım rahatsızlıklarımız olduğu için mutomo uygulamada birtakım küçük hilelere kaçtığımızı biliyorum. Ama ondan da öte, devam sayfası değil, hiç cevap hakkı tanınmıyor. Öyle olunca da insanlar istediklerini yazıyor ve hiçbir sorumlulukları olmuyor. Bunun mutlaka çözümlenmesi lazım. Aynaya baktığımızda, en büyük yanlışlıklar bir, iki, üç diye nasıl sıralanabilir? Demirkent -Birden fazla, çok karanlık ve çapraşık bir manzara. Yani saçı dökülmüş, gözü kaymış, ağzı çarpılmış bir medya. Gençlere tavsiyem, bugünkü neslin hatalarını tekrarlamasınlar yeter.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT