BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İçime hüzün doluyor

İçime hüzün doluyor

Türk Müziğinde böyle başlayan bir şarkı var. Ama konum şarkı değil, bugünlerde gerçekten içimi dolduran hüzün... Sakın bahardandır falan demeyin. Baharla ilgisi yok. Kavak yelleriyle anlaşmayı çoktan gerçekleştirdim..



Türk Müziğinde böyle başlayan bir şarkı var. Ama konum şarkı değil, bugünlerde gerçekten içimi dolduran hüzün... Sakın bahardandır falan demeyin. Baharla ilgisi yok. Kavak yelleriyle anlaşmayı çoktan gerçekleştirdim.. Dostların vefasızlığından falan da dem vurmayacağım. Zaman içinde onlara da alıştım. Peki, neden bu hüzün? Bizi çatlatma da anlat diyeceksiniz. Anlatayım. Geçtiğimiz günlerde yazar Adalet Ağaoğlu, kütüphanesini ve eserlerinin telif hakkını ölümünden sonra Boğaziçi Üniversitesi Vakfına bağışladı. Bir Tv muhabirine evindeki kütüphaneyi gösterirken yüzünün ifadesini görmeliydiniz, öylesine mahzun, karmaşık ve düşünceli... Sanki çocuklarını evlatlık olarak dağıtmağa kalkan bir ana gibi kolu kanadı kırık, çaresiz... Bir yazar için ömür boyu biriktirdiği kitapları, kâğıtları, kalemleri ve eserleri ne demektir, bilir misiniz? Dünyalar teklif edilse de değiş tokuş edilmeyecek bir hazine... Hayatın özü, anlamı, tüm renkleri... Bir yazar için bunlardan ayrılmak, hayattan ayrılmaktan zordur, inanın. Günlerdir bu olayla içim ezilirken Ayşe Arman’ın Hasan Pulur’la yaptığı (bence içeriksiz) röportajda Pulur, birtakım vasiyetlerde bulunuyor. Nedir bu alıştığımız yazarlarda ölüm çağrışımları? Üstelik bahardayız, yaprak dökümü mevsiminde değil... Bu hal, yalnız yazarlarda mı? Değil elbette. İlk gençlik yıllarımızın jönlerinden (o gözüpek) Paul Newman da bugünlerde sürekli ölümü düşünüyormuş, bu yüzden dini arayışlara girmiş. Yaklaşan son, orta yaşı geçirenlere kendini galiba en çok bahar mevsimlerinde hissettiriyor. Ağaçlar yeşillenip tomurcuklar açarken... Doğa, insan kaderine inat, taptaze heveslerle yenilenirken... Evdeki kitaplarıma, yarım kalmış eserlerime daha bir mahzun yaklaşıyorum. İster istemez, “Ben ne yapacağım?” gibilerden bir soru gelip geçiyor kafamdan... Evet, ben ne yapacağım? Ne zaman dünyanın uç noktalarına gideceğim? Tibet’e’, Alaska’ya, Hindistan’a?... Ne zaman ömür boyu tasarladığım o büyük eseri yazacağım? Ne zaman? (Para biriktirip kendime şöyle kaliteli bir laptop (Dizüstü bilgisayar) bile alamamışken...) Duygular, düşünceler kendiliğinden derinleşiyor. Hassasiyetlerim artıyor. Kendimi” Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyen Ahmet Haşim’e her zamankinden yakın buluyorum. Gurup vakitlerinin daha bir melankolik seyircisi oluyorum. Böyle bir dönemde, gazetelerden 1935 yılında Atatürk’ün izniyle Türk olup olmadığının(!) araştırılması için büyük dahi Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkarıldığını, o gün bugün kayıp olduğunu öğreniyorum. Dilim tutuluyor. Beynim donup kalıyor. Çilekeş sanatkâra hayatta da mezarda da rahat yok, onu anlıyorum. Tam oniki’den vuruluyorum. İçime hüzün doluyor... Evet!
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT